Dêrsim kendi katillerini unutmamalı!

Bir ağıt kültürünün içinde doğdum. Ve bu ağıtlar yüreğime işledi.

O türkülere, hikayelere, ağıtlara sinmiş acı ruhumuza sinmiştir ve unutulması zor bir iz bırakmıştır içimizde. Kürt olduğu için, Alevi olduğu için, kadın olduğu için katliamları yakasında hisseden, sürgünlerden kurtulamayan, bedel ödemeden yaşamın anlamını tatmaya hakkı olmayan, talihsiz bir çağın çocuklarıydık biz.
Ve içindeki acıdan bir türlü kurtulamayan öfkeli, tutuk, mahzun, her şeyi içine gömmeyi olağanlaştırmış bir nesildik biz. Kendi gölgesini içinde taşıyan ve bu gölgelerle yaşamaya alışmış bir nesil… Kendi toprağına, suyuna, güneşine, suyuna hasret bir nesil… Ve bu özlemi yanı başındayken bile duyan, sanki hiç kavuşamayacakçasına içine çekerek yaşamaya, inanmaya çalışan bir nesil. Bu yüzden sürgün gibi yaşadık bu dünyada. Bu yüzden katliamların gölgesinde büyüdü sevdalarımız, sevgilerimiz sürgünlerde boy verdi.  Ama bizim nesil kurtulmak istiyor kendisine ait olmayan gerçeklerden.
Bu çağ yalanlar söylüyor bize. Oysa içinde büyüdüğümüz ve ruhumuza sinmiş o nağmeler asıl gerçeği hep fısıldar yüreğimize… Yüreklerinin seslerine yabancılaşmayanlar inanmazlar kendilerine anlatılan modern hikayelere. Bizim hikayelerimiz anlatılmıştır bir kere…
Uygarlığın hiçbir aracının ulaşmadığı, sarp patikalar aşıldıktan sonra ulaşılabilen, kayalıklar arasında, bir ormanın gizlisinde kurulmuş, alt katında hayvanlarımızın olduğu taştan evlerimizde, fanus ışığında, analarımızdan, nenelerimizden dinlediğimiz hikayelerle büyüdü bizim neslin çocukları. Sabah güneş doğarken ona dönüp onu kutsayarak ve güneşin aydınlığında kendini ve yaşamı kutsayarak dualar eden analarımızın çatlamış, nasırlaşmış ellerinden öğrendik yaşama emek vererek büyümeyi. Ve göğe uzanan avuçlarında tuttukları güneşin gerçekliğine inanarak büyüdük. Güneşli, güzel yarınlar düşleyerek uyandık sabahlara…
Onlar; gerçeğin anlatıcıları, zulmü, zalimi ve gerçek düşmanlarımızın yüzlerini tanıttılar bize. Onların ağıtlarında, gözlerinden akan yaşlarda tanıdık hayata dair acımasızlıkları. Anlatımı bile gizliden gizliye yapılan bu katliam öyküleri bir şeylerin saklısını gösterdi bizlere. Uçurumlardan kendilerini atan genç kızları, derelerimizden akan kızıl kanları, ormanların kuytuluklarında saklanan firarileri, dağların azametine dayanarak direnen onurlu insanları tanıdık bu sisli, karanlık gecelerde.
Sonra hayatın içine girdikçe biz de yüzleştik gerçeklerle. Hazırlıklıydık hiç incinmedik, hayal kırıklığı yaşamadık demek isterdim ama tekrar tekrar yaşadık benzer acıları… Kabullenememenin, bir şeylerin daha güzel ve farklı olması gerektiğine olan inancımızdandı bu. Hayalleri ve beklentileri olanlar yaşar en büyük hayal kırıklıklarını.
Adaletsizliklere, zulme, eşitsizliğe ve baskılara tekrar tekrar şahit olduk bu ülkede. Güzel gözlü çocuklar vuruldu yanı başımızda. Ceylanlar vuruldu dağlarda, sokak ortasında Uğur Kaymazlar ve ekmek almaya giderken Berkinler…
Susmadık elbet, susamayız biz. Bunları yapanlara, sessiz kalanlara ve üzerinden siyaset yürütenlere izin verebilir miyiz? Yeniden yeniden başımıza gelmelerini, kendi iktidarlarını yürütmelerini, bu acımasız savaşın devam etmesini kabullenebilir miyiz? İnsan olmak demek içindeki duyarlılığı yitirmemek, acıyı duyabilmektir. Susmamaktır, kabullenmemektir. Başka acılar yaşanmasın diye hiç tanımadığımız insanlar için kavgaya girmektir. Aslını inkar etmemektir, özünü yaşamanın onurunu duymaktır.
Kılıçdaroğlu da şimdi Dêrsim’e gidip Dêrsimli olmaktan gurur duyduğunu söylüyor. Biz onu katliamlar sonrasının kılıç artıklarından ve devletin katliam politikalarının bir uzantısı, onların Alevilerin başında salladıkları kılıç olarak, Kılıçdaroğlu olarak tanıdık. Bu halkı katliamdan geçiren bir partinin başına geçirilebilecek kadar ehlileştirilmiş bir Tuncelili olmayı başardığı halde nasıl “ben Dêrsimliyim” diyebilir ki! Şimdi oy istemek için sahiplenir gibi göründüğü bu kimlik, söyledi diye onun kimliği olabilir mi? Bu halk bunu kabul eder mi?
“Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim bu bana dert oldu ama, siz de bana baş eğdiremediniz bu da size dert olsun” diyen Seyit Rıza’nın izinde, kimseye baş eğmeyen ve tarihinden ders çıkaran bir nesil olmayacak mıyız artık?
Kendi katillerinin ayakları dibinde soysuzlaşmış insanların yüzlerindeki gerçeğin bir coğrafyanın üzerine nasıl bir utanç yağdırdığını unutabilir mi Dêrsim insanı? Kendi katliamcılarına inanacak kadar hafızasını yitirmiş olabilir miyiz biz?
Bizler, ağıt kuşağının çocukları, tanırız sizleri. Belleklerimize kazınmıştır karanlık ve korkunç suratlarınız. Nerede görsek biliriz sizleri. Nerede duysak tanırız sesinizi… İnsan olmayanları anlayacak ve gerçeği yalandan ayıracak bir hafıza kazandık o kasvetli ve acının her tarafına sindiği dağ evlerimizde. O gecelerde gerçek yaşamı ve tarihi öğrendik, yılarca silinmeye çalışılsa da. Bizim gerçek öğretmenlerimiz ateş başında dertli, içli, gözyaşları içinde söylenen türküler oldu. 38’lerin hikayeleri, katliamların ve sürgünlerin öyküleri oldu. Ve bu öyle işledi ki yüreklerimize hiçbir sözünüz bunları silip atamaz anılarımızdan. Biz bunlarla öğrendik yaşamayı, bunlarla hazırlandık hayata…
Ağıtlar çağından tilililer çağına giriyor bizim nesil. Kendini tanıyor, kimliğini sahipleniyor ve gurur duyuyor tarihinden, kimliğinden. Ve bugünleri yaratan, bunun için bedel ödemekten kaçınmayanları tanıyor.
Şimdi hayat diye bize sunulan yalanların arkasındaki acıların tanıkları olarak, vaat ettiklerinize inanmamızı, geçmişi unutmamızı beklemeyin. Hiç boşuna umutlanmayın. 30 Mart’ta Kürtlük adına, halklar adına, kadınlar adına, ezilenler adına mücadele edene, barış ve demokrasiyi yaratacak olanlaradır Dêrsim’in oyları…

Yazarın diğer yazıları

    None Found