Dersim’e ağıt

Memedali, tufanda herkesi kaybeder. Günlerce askerin eline geçmeden kurdun kuşun vatanı ormanlara sığınır. Korkmaz bilcümle ormanın sahiplerinden. Sonra Berzo ve Cıvo’yu görür. Ancak bir sabah Berzo silahı aşırır ve dağa yol sürer.

HASAN SAĞLAM

Geçtiğimiz Kasım ayı Dersimliler ve dostları için çok önemlidir. 1937’de idam edilenleri ve ömür boyu hapse mahkum edilmişleri anmak ve anlamak açısından önemli tarihtir. Sey Rıza, Usene Seyd, Fındıq Ağa, Hesen Ağa, Usene Sey Rızay, Ali Ağa, Hesene İvraime Qız 15 veya 17 Kasım 1937 günü Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildiler. Üzerine ne kadar yazılsa azdır. Zira öncesi ve sonrası ile derin sancılı alandır. Elbette iyi ve kötü, olumlu ve olumsuz bir sürü şey yazılıp çiziliyor. Yıllarca öncülerimizi -kendi dillerinde aşağılık bir ithamla- “eşkıya, devlet düşmanı, çeteci vb.” mevhumunu bize yedirdiler. Ancak her çakıl taşının altında insanlarının sırrını saklayan o kadim coğrafyada her gün yeniden ortaya çıkan gerçeklik, statükonun yalanlarını yüzüne çarpıyor. Oysa “hardê dewreş, zonê Xızır” ile kendine münhasır bir inanç ve coğrafyadır Dersim. Devlete tamah etmemiş olması yalnız Osmanlı ve Türk devletini değil; emperyalist devletleri de kaygılandırmış olmalı ki, Almanya gaz ve Amerika’dan savaş uçakları ile destek almıştır. (Kimyasal gazı ve savaş uçaklarını kullanması için muhtemelen teknik asker desteği de vermiştir.)

Bu korkunç kıyımı bugün Dersim’in ozanı yazanı çeşitli sanat eserleri ile bizlere sunuyorlar. Bu yazımda bunlardan, iki kitap bir müzik albümünden bahsetmek istiyorum.

‘Kör Kuyuda Tufan’

Hasan Hayri Ateş “Kör Kuyuda Tufan” Dipnot Yayınları. Mahir Çiçek, “Rüzgâr ve Babam”, Totem Yayınları ve Ozan Rençber’in “Wad” albümü Otantique Records yapımdan piyasaya çıktılar. Her zaman söylediğimi tekrarlayarak başlıyorum.
“Dersim tertelesi için ne yazıp çizsek azdır.”

Hasan Hayri Ateş “Kör Kuyuda Tufan” adını, babaannesinin serzenişi “chola cennemi”den ironik bir çıkarsama ile romanın çocuk kahramanı Memedali’nin gözbebeklerinden aşırıyor. Coğrafyanın kaderinden olsa gerek bilge kadınları, havanın toprağın kokusundan sezerler. Bu hissiyat ile gelmeyen turnaları, kendi deliğine çekilmiş yılanların küskünlüğü; bütün bu kasvetin bir tufana delalet olduğu sanrısını büyütür bilge kadında. Hem yerdiği hem övdüğü Xızır’a yeri geldiğinde kallavi küfürler de savurur ki, bu kadim inancın en doğal tavrıdır. Yaralı coğrafyada çocuksuz kalmanın melaneti de ağırdır. İlk çocuk kız olur, ancak beklenen erkektir. Bunun sebebi coğrafya zorludur, erkeğin fiziki gücü etraftan baskılanmanın karşısında gereksinimdir.

Dağların yoldaşlığı

Romanda kadının kadim Dersim coğrafyasında önemi betimlenmiştir. Büyük sabırla çıkagelen “Memedali” renkli Kırmanç çocukluk günlerinden ergenliğe doğru tırmanırken devletin ulaklarının tebliği; “silah teslimatı, olursa sükûnet olur” haberi ile sarsılır. Suyun çatladığı zamandır. Birinci Dünya savaşında yeni ülkenin Osmanlı’ya göre kendilerini anlayacaklarına dair iyi niyetleri tek tek çürümüştü. Ermenilere yapılanlara o kadar tanıktılar ki; Silahlandırmak, elini kolunu bağlamak ve teslim almaktır. Bütün bu çelişkilerden dolayı silahlarını teslim edenlere rağmen devlet harekâtı başlatır. Baba Bartal ve dostları dağlara yaslanır. Devletin hilelerine kananlar sonra tehditle milis olmak zorunda kalırlar. Sonra bir çatışmada can dostu Zemçi’nin milis olarak vurulmuş olması Bertal’ı can evinden yaralar. İkrar topraklarında bu entrikalar ancak devletin kirli emelleri ile oluyordu. Bu büyük oyunu Bertal ve yoldaşları anlamıştı. Kadınlar çocuklar artık barut kokusunun acımasızlığını biliyordu. Berzo, Cıvo ve Memo bu hengamenin içinde hayata akıyorlardı. Babaannesi bir gün reddeder Xızır Gölü’ne gider ve bir daha kimse göremez. Belki bir masal kuşu oldu, kondu zamanın en eski dümenine, belki de acılarını Buyer’in soğuk sularına emanet etti.

Bir çocuğun büyük tanıklığı ile can alıcı bir yangın olarak derlenmiş “Kör Kuyuda Tufan”. Gerçeğin diz kıracağı acımasız zamanların masalları gibidir, “Buyer Dağı”nın selamsız komadığı “Sultan Baba” Xızır Gölü”nün müritleri. Günlerce süren savaşın ağır topları ile yakınlar yankılanır. Turnalar gelmemiş ve yılanlar küsmüştü. Annesi patikanın üstüne doğru itekler. Memedali tufanda herkesi kaybeder. Günlerce askerin eline geçmeden kurdun kuşun vatanı ormanlara sığınır. Korkmaz bilcümle ormanın sahiplerinden. Sonra Berzo ve Cıvo’yu görür. Ancak bir sabah Berzo silahı aşırır ve dağa yol sürer. Halasının kızı Aze’ye bir tas su bulamazlar ve her yan Kerbela olur. Açlık ve susuzluktan bütün direnci kırılan Memedali hayal ile düş arasında dolanır. Talan ordusu ile yakılıp yıkıldılar geri kalanlar sürüldüler. Sonra uzun bir sessizlik oldu. Devamı romanda…

Ozan Rençber’den ‘Wad’…

Bitmeyecek bir ırmağın acılarını kimi zaman bir roman kimi zaman şiirle görürüz. Ancak kılamların getirdiği koku başkadır. Ki onlar tarihin bütün kahrını sırtlayarak geliyorlar. Coğrafyamızın ve dilimizin değerli ozanlarından Rençber birkaç ay önce çıkardığı “wad” yani “söz” adlı albümü ile hem zamanın kaybettirdiği üretime hem de en can alıcı kaygısı olan dilin kaybolmasının önüne kırmızı bir çizgi çekiyor. Alt yapısı, güfte ve bestenin uyumu Dicle ile Fırat’ın buluşmasıdır adeta.

Kuşkusuz terteleden dem vurmaktan imtina etmeyen Rençber, aşktan sevdaya, geziden Jelê’ye bir tutam kılam sunuyor en içten sıcaklığı ile. Je “Taniya adırı” Naif bir ırmak gibi anlatır Rençber, sesine yüklediği kılamların ritmi ile acısını okşar gibidir. İnceden dokunur ama tarih kadar upuzun bir rest çekiştir. “Wad” albümü, dilin morfolojisini inançtan ikrara kadar sürdürüyor.

‘Rüzgâr ve Babam’

Ah şiir ah, nasıl güzel bir kadındır değil mi? Totem yayınlarından çıkan Mahir Çiçek’in beşinci kitabı: “Rüzgâr ve Babam”

Ömrümüzün rüzgarına nasıl telek vuruyor ah bu şiirler. “Tenhaydı, yalnızlıktan yoksul, yoksuldan fazla yalnızdık. Yanan gecelerimize ateş serpiyordu rüzgâr.” Yanmanın mecalsiz koyduğu yıllara atfedilmiştir. Hem ateş belki biraz metafordur ama biliyoruz ki artık kimyasal gazlar ile kavurdular boğazında nefeslerini bebelerimizin. Babasının rüzgâra göğüs açtığını görmüş çocuktur. Yaralarını anasına gösterir elbette; “yaralarım oy, yaralarım anne. Kaderin bulanık denizlerinde tuz yemiş, sızım sızım kan kızılı”

İç içedir artık acı sancı sevinç “iç içe geçmiş hallerimiz, iç içe geçmiş küllerimiz” der. Hayatın karmaşıklığı şiirin şeffaflığına her dem ters düşse de şiir hatayı affetmez.

Zulmün cirit attığı ve çoğunluğun taptığına sataşmadan edemez elbette. Uzaklığından şikâyet eder tanrının.

Doğadan koparmaz imgelerini, kuşların kanadına, rüzgârın sesine, yağmurun kokusuna asar şiirlerini. “Rüzgâr ve babam” duygusal imgeleri dil coğrafya yoğunluğu hüzünlendirse de umut hep vardır. “Nehirler gibi akan bulutlara, rüzgâr iklimleri serptim”

Şiir her vakit dermandır, irini sökerken de acıta bilir ama iyileştirir.

Yazarın diğer yazıları

    None Found