Devletin küçülen adaleti, büyüyen eli

DİSK Genel İş Sendikası Araştırma Dairesi, Kamu istihdam Raporu yayınladı. Bu raporda kamu sektörünün istihdam yapısı açısından kısa bir zamanda oldukça önemli bir dönüşüm geçirdiği öne çıkıyor. Özetle raporda vurgulananlar, kamusal hizmetlerin niteliğindeki çürümeye dair açıklayıcı nitelikte. Rapora göre kamu harcamalarına bütçeden ayrılan pay azalmış. Kamu harcamaları, halkın tamamına yansıyan, fiyatlandırılamadığı için piyasalaşmayan güvenlik, adalet, yönetim ve refah hizmetlerini içerir. Bu hizmetlerin doğrudan şirketler tarafından sunulması mümkün olmasa da devletin bu hizmetlerin bir kısmını uygulayıcı ve aracı firmalardan satın alarak halka hizmet sunması mümkündür ki bu noktada kamu hizmetlerinin piyasalaşması kısmi olarak gerçekleşebilir. Bir hizmet alanı karlı bir piyasa haline getirilirse de ki liberal ekonomik sistemde devletin küçülmesi denilen süreçte bu hedeflenir, o halde devlet sadece piyasayı düzenleyici olarak kalır.

Eğer bir hizmet piyasalaşamıyorsa, burada piyasa başarısızlıkları kavramıyla açıklanan bir durum ortaya çıkar. Kısa yazıyı ekonominin teorik bombardımanına boğmadan, kamu hizmetindeki dönüşümün hepimizi ilgilendirdiğini ve piyasalaşmanın neden adalet ve demokratikleşme ile barışık olmadığının altını çizmeye çalışacağım.

Rapora göre, kamu harcamaları yılar içinde oldukça ciddi oranda azalmış ve OECD ortalamasının altına düşmüş. Bu durum, OECD’ye göre oldukça kalabalık olan Türkiye nüfusuna, diğer ülkelerdekine göre daha kötü hizmet verilmesi ile ancak açıklanabilir. Ayrıca kamu istihdamının da OECD ortalamasından düşük olduğu verisi de burada önem kazanıyor. Zira Türkiye’de kamu hizmetlerinden yararlanmak isteyen kişinin ihtiyaç duyduğu hizmeti alamaması kadar, bu hizmetlerde çalışan kişilerinde ağır bir iş yükü altında çalıştığı ortada. Ayrıca kamu sektöründe çalışan sayısı azalmakla kalmamış, aynı zamanda çalışma biçimleri açısından da güvencesizleşmiş. Türkiye’de çalışan her 100 kişinin sadece 16’sı kamu sektöründe çalışırken, kamu işçileri arasında belirli süreli sözleşmeli ve geçici işçi olarak çalışanların sayısı giderek artmakta.

Güvenlik ve yargı gibi genel bütçeli kurumların yüzde 81’i hala memur statüsünde, yani nispeten güvenli bir çalışma formuna sahipken, diğer kurumlarda durum çok farklı. Kamu İktisadi Teşekküllerinde memur oranı yüzde 3.6; özel bütçeli dairelerde yüzde 38.5, belediyelerde ise yüzde 15.6 olmuş. Özellikle toplum yararına çalışma gibi, işsizlik sigortası fonundan ücretleri ödenen ve eğitim kapsamında düşünülen çalışma da bu alanlarda oldukça yaygın.

İlginç bir diğer durum ise kamu çalışanlarının güvencesizleşmesi süreci, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile paralel gelişmiş görünüyor. Kamu istihdamı kadınların tarihsel olarak nispeten daha yüksek oranlarda dahil olabildiği bir çalışma biçimi iken hem de. Kamu istihdamının yüzde 38.5’unun; kamuda sürekli işçi olarak çalışanların ise sadece yüzde 8’inin ve geçici işçilerin yüzde 12.5’inin kadın olduğu görülüyor.

Kamu istihdamında iktidarın önemli siyasi güç kazanma kaynaklarından olan taşeronluk 696 sayılı KHK ile kaldırılırken, taşeronluğu aratmayacak bir başka uygulamayı güçlendirmeyi ihmal etmemiş. Taşeron işçiler, belediyenin kadrosuna değil, belediye şirketlerinin kadrosuna geçirilmiş. Bu anlamda, piyasa saiklerinin başarıyla işletilmiş olduğu görülüyor. Ancak bu piyasalaşmanın, hastane önünde kalp krizi geçiren hastaya müdahale edilmemesinden, sağlık ve eğitim emekçilerine yönelen şiddetten veya belediyelerdeki “israf” adı altında medyaya yansıyan büyük talandan anlıyoruz ki otoriter bir yönetim olmaksızın gerçekleşmesi oldukça zor. Zira insanların temel haklarının, özgürlüklerinin dikkate alındığı bir ülkede piyasanın başarılı olması yerine refah daha önemli bir kavram haline gelir. Refah denilen soyutluk ise yaşayan herkes için, mülteci vatandaş ayrımı gütmeden veya toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini aşındıracak bir sosyal bir cumhuriyeti yani demokrasi, adalet, özgürlüklerin gerçek anlamda varlığını içermek durumundadır.

Yazarın diğer yazıları