Devletin temel kodları

‘Emperyalist’ bir konum almış olmakla eleştiriliyor Türk Devleti son zamanlarda. Politik tartışma ve polemikler açısından elbette bir değeri var bu türlü bir eleştirinin. Malumdur, Türkiye kavramları suiistimal ve istismar etmede adeta bir cennet gibi. “Oryantalizm”, “emperyalizm”, “sınıf” en çok istismar edilen kavramlar durumunda ve çoğunlukla da bir şeyleri açıklasınlar ya da insanları belirli öznellik biçimlerine çağırsınlar diye değil, başka bazı şeylerin üzerini örtsünler diye devreye sokuluyor bu kavramlar. Bu halleriyle de birer kavram olmaktan çıkarılıp retorik aygıtlara dönüştürülüyorlar. Dolayısıyla bu tartışma zemini içerisinde Türk Devletinin yönelimine ‘emperyalist’ bir yönelim adını vermenin ideolojik bir değeri var; her şey bir kenara, bizatihi bu ‘emperyal’ siyaset biçimiyle hesaplaşmadan her şeye ‘emperyalist’ etiketi yapıştıranlar karşısında bir anlam ve değer taşıyor bu müdahale. Fakat yine de Türk Devletinin almış olduğu pozisyonu açıklayıcı bir nitelikten yoksun kalmaya da devam ediyor bu terim. Çünkü daha önce de ısrarla üzerinde durduğum üzere, mevcut devlet ve toplumsallık biçimine damgasını vuran şey 19. yüzyılın siyasal gündemleri ya da dilerseniz 19. yüzyılın hayaletleri.

Bir yöneticinin kişisel paranoyalarıyla bu kadar kolay çakışabilen kolektif bir paranoya durumunun söz konusu olabilmesine imkân veren de yine temelleri büyük oranda 19. yüzyılda bulunan korkular. Lafı hiç dolandırmadan söyleyeceğim: Vatansızlık korkusudur bu. “Vatan”ın bu kadar fazla bir ideolojik ve simgesel dolaşım içerisinde olması bile bir kaygının varlığının açık kanıtı durumunda. Bektaşi fıkrasındaki gibi biraz: Hoca Bektaşi’ye sormuş da “İman mı istersin, para mı?” diye, Bektaşi “Para” deyince hoca aşağılamaya kalkmış onu. O da “Eh, hoca, herkes kendisinde olmayanı ister” demiş. Bir şeyin aşırı konuşulması, aşırı dile getirilmesi, o şeyin gerçekteki yokluğunu dilsel bir müdahaleyle telafi etmek anlamına gelir en nihayetinde. Özellikle böbürlenmeyi fazla seven kimselerin tam da böbürlendikleri şeylerden yoksunluklarını göz önünde bulundurmak bile yeterli.

19. yüzyılın siyasal gündemleri çağımızı o kadar fazla istila etti ki “Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” sloganları bile atıldı, malumdur. Fakat bu istila ediş hali, sembolik, metaforik bir yapıda çalışıyor. Bu nedenle yine bir şeylerin üzerini örtmek üzere devreye giriyor. En kestirmesinden, bir süredir içine gömülmüş olduğumuz siyasal tartışmaların ekseninin ‘ilericilik’ ve ‘gericilik’ biçiminde kodlanması bile, İmparatorluğun son on yıllarında olup bitenlerin üzerini örtüyor. Sanki yine bugünlerde olduğu gibi İslam-millet topyekûn bir seferberlik hali söz konusu olmamışmış da bütün siyasal çatışma ve gerilimler toplumun ‘ilerici’ güçleriyle ‘gerici’ güçleri arasında cereyan etmişçesine bir sakatlanmış tarih görüşü!

Dolayısıyla aralarındaki çatışmanın bir miras kavgası olduğunu, her iki tarafın da bir miras üzerindeki en büyük hakkın kendisine ait olduğunu ileri sürdüğü bir durumun söz konusu olduğu gözden kaçıyor. Unutmayalım ki “Kurtuluş Savaşı” adı verilen seferberlik durumu içerisinde asli seferber edici ideoloji İslamcılıktı; savaş kazanıldıktan ‘modernleşmeci’ eğilim biraz da savaş sonrasına el koydu. Dolayısıyla bu gerilim, kayda değer bir siyasal çatışma olmakla birlikte, klasik siyaset diline başvurursak, “temel çatışmanın” üzerini örten bir “baskın çatışma” olarak belirmişti/beliriyor. Temel çatışma söz konusu olduğunda “baskın çatışmanın” yerini uzlaşmaya bırakmasının nedeni de budur.

Temel çatışmanın türeyip geldiği yer ise ne yazık ki etnik-dinsel bir zemin. Temelde mevcut haliyle Türk Devleri kuruluşunda da sonraki konumlanışlarında da bu toprakların ‘otokton’ halklarına savaş açmış durumda. Çünkü onlar da biliyorlar bu toprakların gerçekte kimlerin ‘vatanı’ olduğunu ve her çağda güncellenen duygu da bunun yol açtığı endişe ve korkular. Türk Devleti 19. yüzyıldaki korkularını bir türlü atlatamadı; çünkü sürekli kendisine musallat olan ‘hayaletler’ var. Bizzat temellerinin yanlış atılmış olduğunu sürekli kendisine hatırlatan hayaletler…

Yazarın diğer yazıları