‘Devrimler ilk önce zihniyette inşa edilir’    –   İmam ŞİŞ*

Genel olarak 1 Mayıslarda; kapitalist üretim ilişkileri içerisinde ücretli emek işçiliği yapan emekçilerin örgütlü olduğu işçi hareketleri ve sendikalar tarafından sokaklara dökülüp eşit ve adil hak talepleri için mücadele edilirken; sömürülenin sömürüleni olan ücretsiz ev işçisi kadınlar ise; hiçbir ücret karşılığı değil, severek ürettikleri emeklerinin kapitalist sistem ve devlet aygıtının oluşturduğu sınıflı toplum içerisinde para karşılığı çalışan erkekler tarafından sömürüldüğü ataerkil aile kurumu olan evlerinin kapısına o gün için kilit vurup, 1 Mayıslarda başka mekanlarda bir araya gelerek o günü bir grev ve bayram gününe çevirmezler.

Ayrıca, gece gündüz sayıp sövdüğümüz kapitalist, faşist, sömürgeci devletlerin 1 Mayıs’ı ücretli resmi tatil yapmamasını anlarız da, işçi hareketlerini destekleyen sosyalistler, devrimci fraksiyonları destekleyenler, veya özellikle de emeğe en çok kutsallık atfeden Önderlik ve PKK takipçisi işyeri sahiplerinin neden 1 Mayıslarda kendi iş yerlerini kapatıp, kâr elde ettikleri artı değeri üreten işçilerine bir gün olsun ücretli izin verip, onlar ile birlikte meydanlarda emek sömürüsüne son verilmesi için mücadele etmediklerini anlayamayız..

Karl Marx’ın “İşçiler kaybedecek zincirlerinizden başka birşey yoktur, birleşin” derken bu durum hem doğru hem de eksiktir. Kendisi gibi Yahudi olan ve Karl Marx’tan çok önceleri yaşayan Spinoza bu konuda şöyle diyor: “Gerçek zincirler duygularımızın ve arzularımızın yarattığı zincirlerdir. Yalnızca duygusal kölelik diye birşey vardır ki bu da evrenseldir.”

Bu sözden yola çıkarsak eğer günümüz de para denen arzu nesnesine olan bağımlılık; ücretli hizmetin zemini, tüm iş sözleşmelerinin art düşüncesi, hem işverenin hemde işçinin farkında olduğu tehdidin temelidir.

Emeğin sömürüsü üzerinden kendini kurumsallaştıran Kapitalist yapılar(Devletler, finans kuruluşları, bankalar, büyük şirketler) orta ve küçük çaptaki işverenleri yegane para tedarikçisi yani kendi küçük acentaları durumuna getirmiştir.

Bu hiyerarşik sömürgeci sistem tüm gücünü ücretli emekçilerin bedenlerini hizmete koşma işi ve arzunun para denen nesneye sabitlemesinden alır. Şayet tahakkümün ilk anlamı, Bireyin kendi arzu nesnesine ulaşmak için başka bir bireyi aracı olarak kullanma ihtiyacıysa, o zaman ücretli emek ilişkisinin bir tahakküm ilişkisi olduğu kesindir..

Fakat günümüzde toplumsal yaşam içerisinde,veya Marksist terminolojiye göre “toplumsal alt yapılarda” yaşayabilmek için ve yaşamın devamlılığını da sağlamak için ilk önce yiyip içmek, giyinmek,üremek ve korunmak gereklidir. En kutsal hak olan yaşama hakkı için olmazsa olmaz olan tüm bu gereksinimlerin olabilmesi için ise tabi en başta da barınmak ve Yurt edinmek gereklidir. Peki “Yurt” sevgisinin de temeli olan tüm bu gereksinimleri kim karşılıyor diye bir soru soracak olsak cevabı ne olurdu? Tâbi ki Kadınlar ve Analar! Evet şurası bir gerçek ki eskilerin deyimiyle yuvayı her zaman ve her yerde dişi kuş yapıyor.

Peki bir soru daha soracak olursak eğer; günümüzde tahakkümcü kapitalist ilişkilerinin arzu nesnesi olan Para kimin kontrolünde? Ne yazık ki erkeklerin ve babaların!

Buradan da anlaşılacağı üzere sosyalizme ilk önce evin içerisinde başlamak lazım.

Kısacası; eğer yaşamın devamlılığı için gerekli olan tüm gereksinimler Ana Kadın tarafından sağlanıyorsa, o zaman ekonominin gerçek sahibi de ve olması gerektiği gibi kadındır. Yani eğer erkek (baba), kadın (ana) ve çocuklar arasında ataerkil aile kurumu içerisinde bir tahakküm ilişkisi varsa (ki vardır), bu ilişkiler içerisinde şekillenen işçiler ve egemen sınıflar arasında kapitalist üretim ilişkileri içerisinde yaşanan tahakküm ilişkilerini sonlandırmanın yolu da; tarihsel toplum bilincine yani tarih ve sınıf bilincine kavuşacak şekilde eğitilmiş olan kadınların ve işçilerin bir araya gelerek ve örgütlenerek kazandıkları ücreti; Anacıl-barışçıl doğası gereği iktidara, tahakküme ve sömürüye daha kapalı olan, daha adaletli ve paylaşımcı olan kadınların öz-erk ve öncü olduğu merkezlerde yani demokratik halk meclislerinde toplamalarıdır.

Toplumlar ve halklar bu sayede hem kendi kooperatiflerini oluşturarak ortak üretip, eşitçe paylaşabilecekleri bir ekonomik sistem ve daha sonra ortak bir pazar inşa edecek, hem emeklerini sömüren egemen sınıfların sistemini bir süre sonra işçisiz bırakacak noktaya getirecekler veya onları da demokratik, eşitlikçi bir çizgiye çekeceklerdir, hem de Demokratik, ekolojik ve Kadın özgürlükçü sosyalist bir sistemde gerçekten özgürce yaşayabileceklerdir..

Son olarak; Karl Marx’ın belirttiği gibi insan sadece kapitalist maddi üretim ilişkileri içerisinde kendi doğasına, varlığına ve emeğine yabancılaşmıyor; insanı aynı zamanda ve herşeyden önce bireycileştiren ve kendi tarihsel-toplumsal kimliğine yabancılaştırarak insanlıktan çıkaran temel ilişkiler iktidarcı ve erkek egemenlikçi ataerkil toplum yapılarının kadın üzerinde kurduğu tahakkümcü ve mülkiyetçi ilişkiler oluyor. Spinoza’nın da anlatmak istediği üzere: Gerçek zincirler duygularımızın ve arzularımızın yarattığı zincirlerdir. Gönüllü kölelik diye bir şey yoktur. Yalnızca duygusal kölelik diye bir şey vardır ki bu da evrenseldir.

Tüm bu yazılanlardan sonra çözüm olarak; Önder Apo’nun belirttiği üzere “Devrimler ilk önce zihniyette inşa edilir!” İnsanın insanın kurdu yapıldığı, yaşamın basit bir at yarışına dönüştürüldüğü, her dakika bir kadının şiddete maruz kaldığı, tecavüze kurban edildiği, alınıp satıldığı, öldürüldüğü ve en kutsal emek olmasına rağmen, Kadın emeğinin en değersiz bir konuma indirgendiği bu sistemde; kapitalist moderniteye karşı demokratik moderniteyi inşa etmek isteyen bireylerin gerçekleştirileceği ilk devrim de tabi ki kadın. Zihniyet ve yaşam tarzı devrimi olacaktır. İnsanlığı felakete sürükleyen bu kriz ve kaos ortamından çıkış yapmak ve bu zincirlerden başka türlü kurtulmak mümkün değildir..

(Frédéric Lordon-Kapitalizm, Arzu ve Kölelik,Marx ve Spinoza’nın işbirliği kitabından faydalanılmıştır)

* İmam Şiş, 138 gündür Galler’de açlık grevinde…

Yazarın diğer yazıları

    None Found