Dikkat siyanür var

Bazı anlar, toplumun bütün hakikatinin açığa çıktığı anlardır. İstanbul’da, annelerinden kalan ağır bir borcun altında ezilen, belli ki birbirlerine tutunarak hayatta kalmaya çalışmış, çalışan dört kardeşin intiharı da hayâsı olana bir tokat gibi indi. Bir toplumun bütün çürümüşlüğünü açığa çıkaran, ölümden gelen, ölümün tarafından gelen bir ses yankılanıyor artık Türkiye adlı devasa kasabada: Siyanür var, girmeyin!

BBC Türkçenin haberine göre herhangi bir yardım kuruluşundan veya devletin sözüm ona ‘sosyal’ kurumlarından herhangi birinden yardım talep etmeyi reddetmişler. Aklıma Sait Faik Abasıyanık’ın o müthiş öyküsü düşüyor: Sinağrit Baba. Yaşadığı hayattan biraz bıkmış olan Sinağrit Baba balıkçıların oltalarını dolaşır ki hayatını ellerinde sonlandırmaya değer bir balıkçı bulabilsin. Öykünün sonunda nihayet böyle birini bulduğunu düşünür ve onun oltasına yakalanır. Fakat “bu insanın ne korkulu bir ikiyüzlü köpek bulunduğunu bizim göremediğimiz bir yerinden anlayıverir.” Pişman olur, ama iş işten geçmiştir. “Namuslu, yürekli, eli bol ölecek bu insanın hakikatte korkakların en korkağı, namussuzların en namussuzu bulunduğunu alnından okuyordu. Bu adam o denli talihliydi ki, daha ikiyüzlülüğünü kendi kendisine bile duyacak fırsat düşmemişti. Yoksa Sinağrit Baba yakalanır mıydı? Sinağrit Baba hırsından yeniden tepindi. Bağırmak ister şeklinde ağzını açtı. Kapadı. Sinağrit Baba son nefesini böylece hiçbir insanlık imtihanı geçirmemişin sandalında pişman ve yenik verdi.”

Sinağrit Baba’nın öncesinde uğradığı oltalardan biri de balıkçı Hristo’nun oltasıdır: “…kusurlu adam. Gözü açtır onun. İçinden pazarlıklıdır. Evet, fukaradır fakat kibirli değildir. Sinağrit Baba fukaralıkta gururu sever.” Melih Gökçek tipi alçaklığın (kömür ve makarna yardımları fikrinin en iyi uygulayıcısıydı, mahallesinde gücünü göstermek üzere yardım dağıtan mafya babaları gibi) ilk hedef aldığı şeylerden biri de bu “yoksul gururu” oldu, malum. Çok eskiden “Kürt halkının düşürülmüşlüğünden” söz ederdik; şimdi Türk halkı da düşürülmüş durumda. Kim ne derse desin, bu dört kardeşin ölümünde, bu “yoksul gururunun” muhteşem bir savunusu var. Utancın son büyük yazarının, Kafka’nın utanç duygusunu savunurken sergilediğine benzer bir savunu… Üstelik toplumun bütün kesimlerine inen bir tokattır bu. Bir düşürülmüşlüğü, bir gurursuzluğu, bir onursuzluğu açığa çıkarıp, toplumun yüzüne fırlatarak… Bakabilecek gücü olanlara, en azından buna bakabilecek kadar bir gurur kırıntısını muhafaza edebilmiş olanlara bir ayna tutuyor bu ölümler. Belki işte o son utanç kırıntısı bir yüzleşmeyi mümkün kılar bu çürümüşlükle.

Hayâsı olanlar için aynaya bakacak yüz bırakmadı kimsede son 5-6 senede olup bitenler. Çünkü dijital enformasyon dünyasında hiçbir şey gözümüzden kaçmıyor ya da aslında öyle sanıyoruz da gerçekte olup biten hiçbir şeyden kaçamayanlar bizleriz. Bu da beraberinde bir daimi tanıklık halini getiriyor. İnsanları öfkeli fakat edilgen insanlar olmaya sürükleyen bir yanı da var bu muazzam bilgi ve veri akışlarının. Öfkenin dile getirilmesinde yine bu bilgi ve veri akışlarının kendi ortamlarının kullanılmasının tercih edilmesi de bunu doğruluyormuş gibi görünüyor. Yani öfkeye yol açan araç ve ortamlar yine bunun soğurulmasına da ön ayak olarak ya enerjinin adresini şaşırmasına yol açıyor ya da öfkenin kendisini ehlileştiriyor – öfke sonuçsuzca dağıldığında geriye kalan duygu ‘hınç’tır ve hıncın ayırt edici özelliği de hasımlara değil benzerlere yönelmesidir. Bu da olağan yabancılaşmamıza ikinci bir boyut daha ekleyerek yabancılaşma durumumuzu ikiye katlıyor. Suç ortaklığı iyice görünmez oluyor böylelikle. Üstelik salt tanıklık etmenin bile insanı suçlu kılan bir yanı da varken…

Dört kardeşin ağır bir gurur kırılması yaşamaktansa ölmeyi tercih etmesi, yani son kertede, Hegelci köle-efendi diyalektiğine başvurursak, özerkliklerini ve onurlarını yitirmektense ölmeyi tercih etmeleri, bütün yabancılaşma düzeylerini dikine kesen bir bilgiyi ve eleştiriyi koyuyor ortaya. Ya bu eleştiriyle yüzleşerek onu üstlenecek ve utanç içerisinde özeleştirilerini geliştirecek artık Türk toplumunun insanları, ya da bu bilginin de en berrak örneği Melih Gökçek’te açığa çıkan bir alçaklıkla kuşatılmasına müsaade ederek suç ortaklıklarını büyütecekler. Mao bir yerlerde “Eleştiri silahı değil, silahların eleştirisi” demişti, eleştiri kavramında muazzam bir bükülme yaratarak. Bugün de dört kardeşin ölümü içinde yaşadığımız toplumun bütün çürümüşlüğüne ve kokuşmuşluğuna yönelik ağır bir eleştiri olarak beliriyor. “Eleştiri öldü” diyorken bizler, muazzam bir bükülmeyle, “ölümün eleştirisiyle” yüz yüzeyiz artık.

Yazarın diğer yazıları