Diktatör olmaya zorlanmak

Selim FERAT

24 Haziran’da Diyarbekir’de gözlemci olarak bulunan AKPM (Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi) Türkiye Raportörü, Estonyalı Parlamenter Marianne Mikko seçimlerden sonra Türkiye’deki mevcut açıklamalarda bulundu.

Türkiye’nin diktatörlüğe kaymadığını, otoriter rejim unsurlarının var olduğunu, fakat kesinlikle diktatörlük bulunmadığını belirtti.

Önemlisi bu konuda net olduğunun altını çizdi.

Diyarbekir’den Brüksel’e dönen Bayan Mikko’nun bu iddiasını “bu konuda netim” cümlesiyle sonuçlandırması, alanen provokatif bir girişim oldu.

Diyarbekir’de birkaç günlük konukluğun Bayan Mikko’yu nasıl böylesi bir hükme muktedir kıldığı konusunda, komplo teorilerinden uzak kalmak istiyorum.

Ancak, Erdoğan’ı diktatörlüğe mecbur kılan ve sistem teorisinde, “narativ” (öykü) olarak adlandırılan geçmişe dair hikaye, Erdoğan’ı diktatörlüğe zorlayan haklı nedenlere işaret edebilir.

Türkiye’deki halkın bir bölümü, bu hikayeyi şöyle bilir;

Bu da “narativ” bir öykü:

Fukara bir semtte gözlerini dünyaya açan o genç, yükselmek, o zamana dek zenginlerin iktidar olduğu bir ülkede, zenginler mertebesine yükselmek için, her yolu mübah görmesi, normal değil mi?

Bir zamanlar kendisi mahkum olmuş birinin, hükmetmeyi bir kurtuluş yolu olarak benimsemesi kadar normal birşey olabilir mi?

Hapisten çıktıktan sonra, aile kuran ve herkesin yükselişi karşısında durduğu birinin, yelkenleri eline geçirip, açlık ve sefalete sürüklenmek istemeyen aile fertlerinin huzur içinde yaşaması için, ele geçirebileceği nimetleri biriktirmesi yadsınabilir mi?

Fatih Sultan Mehmet’ten geriye kalan imparatorluğun elde kalan son “kölesi” Kürtler’in kurtuluşu karşısında, son muharebeyi yürütmek için, işgal seferi başlatmak isteyen bir Türk komutanının haklı nedenleri yok mu?

Çocukları aç kalmasın diye, birinin yardımcıları üzerinden hazineden, bankalardan para toplaması ve bunlara barınak ve iş bulması caiz değil mi?

Köprüler yaptıran, hanlar inşa eden birinin kendisine binbir odalı bir saray yapması, ona helal olmaz mı?

Bu adamın diktatör olmaktan başka bir yolu yok ki(!)

Sosyolojide diktatörlüğü özet olarak aktarıyorum: Tek kişi tarafından, ya da sosyal ve politik yapılardan oluşan gruplar tarafından devlet üzerinden uygulamaya geçirilen sınırsız ve süresiz şiddet hakimiyetinin adı oluyor, diktatörlük.

Buna bir despotun talimatlarıyla hareket eden zorunlu devlet organlarını ekleyin.

Sezar diktatörlüğü, manipülasyon ve ajitasyon birikimiyle, aldatılmış, fark koyamayan halkın, çoğunlukla “duygusal” onayıyla güç olmuştu.

Devamı: Varolan, Parlamento, Partiler. Hükümet aygıtları, Yüksek Yargı Organları, politikaya dair karar verme ve kontrol etkisinden yoksundurlar.

Bu organlar, “dışarıya” ve “iç kamuoyuna” karşı, anayasaya uygunluk konusunda (biçimsel) meşruiyeti temsil ederler…

Raportör Mikko başta aktardığım

belirlemeleriyle, Türkiye’deki o adamı yumuşatmayı düşünmüş olabilir.

Peki şu açıklamalarıyla kimi anlatıyor?

“Türk otoriteleriyle diyaloğu geliştirmek istiyoruz. Şimdi yeni bir siyasi ortam var. Türkiye’de hala bir parlamentonun mevcut olduğuna…inanmak istiyoruz”.

Bu satırlar, seçim sonuçlarını elleri tetikte kutlayan kadınların önüne geçebilecek gücün Avrupa’da olmadığına işaret ediyor.

Zor ama, ondan dolayı da umudun daha da yüksek olduğu bir dönem başlıyor.

Bunun böyle olması, ezilenlere dair “narativ”de (öykü) yazılı.

Yazarın diğer yazıları