Diktatörlük üzerine bir kaç söz

“Diktatörleri askerlerinin süngüleriyle ve polislerinin coplarıyla çevreleyen kaideleri üzerinde görüyorsunuz… ama kalplerinde hiç duyulmamış korku var. Kelimelerden ve düşüncelerden korkuyorlar. Yurtdışında konuşulan sözler, kendi vatanında karışan düşünceler…” der Winston S. Churchill Kan, Ter ve Gözyaşı yazısında. Sanırım tam da günümüz Erdoğan’ını anlatan cümleler bunlar. Fakat Tayyip Erdoğan, kendisine yöneltilen diktatörlük eleştirilerini, “Ben diktatör değilim, diktatör olsam böyle konuşabilir misiniz?” diyerek yanıtlıyor.

Nitekim uzun zamandır seçimleri; her türlü manipülasyon ve şaibe altında kazanmış olmayı diktatör olmadığının yegane kanıtı olarak sunuyor. Öte yandan milliyetçiliğin, ayrımcılığın, cinsiyetçiliğin ve Kürt düşmanlığının kışkırtılması, savaş politikalarının derinleştirilmesi, muhalefetin baskı ve şiddetle ezilmesi, en basit demokratik haklar için mücadele edenlerin yaftalanması ve cezalandırılması, giderek daha karanlık bir atmosferin yaratılması, toplumun itaatkârlaştırılması, “ötekine” nefretin körüklenmesini ve toplumsal olarak gerilimin hakim olduğu bir atmosferin yaratılmasını kendi totaliter rejiminin güvenliği için vazgeçilmez görüyor. Nitekim bu iktidarın demagoji ve örgütlü yalanlarla halkı manipüle etmek dışında kendini var etme şansı yoktur aslında.

Nihayetinde demokrasilerde seçim esas olsa da diktatörler sadece kendisine oy verenleri, “sandık ve seçim iradesi” görürler. Bununla kalmaz; köleliği benimsemiş birine oy kullandırtmayı da demokrasi olarak görürler. Halbuki ne iktidarın seçimlerde en çok oy alan kişinin olması, ne bu kişinin kendini diktatör olarak tanımlamaması, iktidarın uygulanma biçiminin bir diktatörlük olmadığı güvencesini verir. Zira diktatör yetkilerine sahip olanların hiçbiri “ben diktatörüm” dememiştir. Diktatörlerin çoğu yönetime el koyarak ama bir o kadarı da seçimle iktidara gelmişlerdir. Hiçbiri diktatörlük yaptığını kabul etmediği gibi aralarında son derece kanlı ve barbarca uygulamalar yapmış olanların olduğunu da biliyoruz.

İşte bunun için Erdoğan’ın da tüm diğer diktatörler gibi sokak korkusu vardır. İtaatkar, nizama ve intizama getirilmiş bir toplum onların ideal nesnesidir. Zira diktatörler gücü sevmek kadar kölelerinin de itaatini severler. Diktatörler hesap vermek ve sorumluluktan kaçmak kadar, yaşananları ve ürettikleri kötülükleri fıtrat ya da kader olarak tanımlayıp başka başka yerlere havale ederler. İşlerine geldiği zaman; “onlar var ya iki koyunu güdemezler. Herşeyi biz yaptık, biz” diyerek güç gösterisi yapmayı severler. Onlar için güç de gücün nesneside yine nihayi amaç olarak iktidardır. Belirsizlik ve karanlık büyütmekte ustalaşmıştır onlar. Ülkedeki karanlığı büyüttükçe kendi iktidarının verimli toprağını çoğaltma hırsıyla daha fazla zülüm çarkını döndürürler. Diktatörler kendi iktidarlarını sağlamlaştırabilmek için olası her türlü muhalefetin başını şiddetle ezme konusunda maharetle iş yaparlar.

İşte tüm bu nedenlerle sadece seçimlerle sınırlı kalmayan, eşit ve özgür bir yaşam mücadelesinin tüm ırkçı ve diktatoryal anlayışların panzehiri olduğunun bilinciyle, herkesi kapsayan daha büyük bir demokratik direniş hattının oluşturulması hayatidir. Zira en büyük diktatörlükler bile yine halkın yaşanılır bir dünya düşünün sonucunda yıkılmaya mahkumdur olmuştur. Bununla birlikte diktatörlüğün ve ırkçılığın tarihini iyi bilmek ve unutmamak gerçekten çok önemlidir. Kuşkusuz bunu bildiğimiz zaman, bunun karşısında mücadale etmenin yol ve yöntemlerini zenginleştirmek kolaylaşır. “Uzun yıllar önce diktatörler, ortak sevgiden ziyade insanları ortak nefretle birleştirmenin daha kolay olduğunu buldular” der Dagobert D. Runes. Öyle ise bizlerde korkulardan arınarak, insanları ortak direniş hattında birleştirebilme öngörüsünün diktatörlükleri yıkmanın en kolay yolu olduğunu asla unutmamalıyız.

Yazarın diğer yazıları