Diktatörün savaşı

Diktatörün dini, IŞİD’inkiyle aynı. Kendisi tımarhanede olması gereken bir deli ve IŞİD halifesinin ruh ikizi, ama kendi halkının tapınağıdır.

Namaz kılmak, taraftar toplama gösterisidir. Namazdan kalkıp hırsızlık yapıyor, rüşvet alıyor, haraç topluyor, yoksulların hakkını çalıyor.

Belalı, bölgenin başına beladır. Dinini yaymak için savaşıyor, engel gördüğü her kişi ve topluluğa savaş açıp can alıyor, ruhlar söndürüyor ve sevenlerinin kalbinde büyüyor.

Ruh hastası, ırkçı, kan içici derekede kindardır. Can yakmak, dinlenmek, huzur, sükun bulmadır. Zulüm sirkinde kelle uçurdukça, halkı nezdinde itibarı yükseliyor, daha çok seviliyor, ona bağlılık tapınmaya dönüşüyor, "en büyük sensin" avazeleri göğe taşıyor.

Görgüsüzdür çağın diktatörü, bütün türdaşları gibi. Gözü doysa gönlü, karnı doysa ruhu hep açtır. Onun için, gasp ettiği arazileri seyre durup, "bütün bunlar benim" naraları patlatmak ruhunun tedavisi, imparator olmaksa tedavi kabul etmeyen hastalığıdır…

İmparatorluğunu kurmak için, yakınlarında saldıracak zayıf ülke arıyor. Gözüne kestirdiği yere anında katil, talancı, tecavüzcü çetelerle dalıyor.

Halk, onun için, kullanılacak, hizmete koşulacak "reaya"dır. Reaya, Arapça sürü demektir. Sürü, ona hizmetle, saraylarının konforla bezemek, dünya nadidesi yiyecekleri, içecekleri ayağına getirmek, yerde ve karada giden gezi araçlarını temin etmekle görevlidir.

Meraklısına, çağımızda Ortadoğu diktatörü portresini sunduktan sonra, TC gerçeğine dönersek, çamur, çirkef havuzu gazetelerinden biri, önceki gün, Potamyalı Recep’ın belasını sürdüğü Rojava’yı hedef topraklar olarak gösteriyor, konu aynı akşam televizyonlarında tartışmaya açılıyor, Potamyalı ise dün de Çin’den tehdidini sallıyordu:

"İşte şimdi Kuzey Suriye’de olan da yine tek devlete karşı bir girişimdir. Kuzey Suriye’de en doğudan Akdeniz’e kadar bir koridor oluşturma gayreti içindeler. DAİŞ, Cerablus’ta bu hesapların önünde onlara bir mani teşkil ediyordu, bu nedenle orada bir mücadeleye girdiler. Ancak Türkiye iyi terörist, kötü terörist oyununa müsade etmeyecektir, terörist teröristtir."

Potamyalı’nın saldıracağı açıktır. Yer yüzündeki bütün Kürtler düşmanı, Rojava özel ilgi alanı ise eğer, yaşamasına izin vermeyeceğini, topyekün savaş ilanı sürecinde zaten açıklamıştı.

Kürtler söz konusu ise cinayet işlemek mubahtır. 90 yıldır, bu çürümüşlük ve ruh zehirlenmesiyle kan kusturuyorlar. Kürdün kan ve göz yaşını görmek kimileri için şenliktir.

Türk medyası, bir haftadan beri "Kandil’e bomba yağdı" sevinç çığlıkları atıyor. Davutoğlu’nun zekası, dudaksız ağzında gülücük…

Efendileri Potamyalı Recep, gül bahçesiyle kibirlenen, görgüsüz Ortadoğu diktatörü edalı, mutlu bir çehreyle bakıyor dünyaya.

Kandil’e yağan gül, çiçek demetleri, konfetiler yağmuru değil, oysa. O dağlar, yaylalarda hayat var. Türk devleti, Potamyalı Recep’in baş komutanlığında Ezrail olmuş hayatın üstüne ölüm yağdırıyor. Çocuklar korku çıldırığı, ağlıyor. Göğe akan toz gıjgarı arasında, çobanların parçalanmış bedenleri savruluyor.

Bir köylü Potamyalı’nın yaraladığı eşeğini sarıp sarmalıyordu, fotoğraf karesinde…

Öldürme ve ölüme "ole" deyip seranat çekenler, ruh almaya gidenlerden biri, direnen Kürtlerden fiske yeyince, "ocağımıza ateş düştü, ciğerimiz yanıyor" diye sahtekarlığın şah damarını tıngırdatarak, ağlama rolü yapıyorlardı.

Çünkü, görebildiğimiz kadarıyla, Kürtlerin dışında, yer yüzüne insanca bakan bir avuç sıradan insana ile isimleri tek tek sayılabilen sayıda kalem ve sanatçıdan başka kimsenin ciğeri yanmıyordu. Söylediklerimizin delili olarak sokaklar sessiz, kıpırtısızdı. Kürdistan bomba altında, Kürtler varları, yoklarıyla öldürülürken, Türk kamu oyunda vicdanlar ölü, kalabalıklar sürü sessizliğinde, ama yüzünü buruşturan seyirci bile değildi.

O nedenle, bu soy "Reaya"nın, kimi anlarda "ciğerim yanıyor" demleri de yalandı. İnsanlık bir bütündü. Başkasının mahfında ciğeri yanmayının, vicdanında ciğer hiç yoktu, çünkü.

Ta başından beri, Kürtler söz konusu olunca, topyekün ciğersizdi, bunlar…

Kürtler, ana yurtlarında esir, dilleri kesik rehine, süngü darbeleri ve kurşunlarla kırılıp, diri diri yakılırken, kızları, oğlanları talan edilirken, köyleri, ekinleri, gülümseyen çiçekleri alevlere verilirken, herkes kör, "qêr û lal"di. Kürtlerin "hewar" avazına kimse gitmedi.

Kürtler ve yurtları yerde yatarken, tıpkı bugünkü İslamcıların yaptığı gibi insanlık yanarken kimsecik sokağa çıkıp, "ocağıma ateş düştü, ciğerim yanıyor" demedi..

Ama sayısız kişi, Kürdün talan edilmiş malını hapur, hupur yemeye, kimileri de hırsızlıkla zengin olmaya baktı.

Kürdistan, bugün bir kere daha kuşatma altında. Seçilmişleri için yeniden zindanlar düzenleniyor. Bir zamanlar "demir kuş" dedikleri uçaklar, akbaba zürbeleri gibi pikeye geçiyor. Potamyalı, Kürdistan’ın yaralı parçası Rojava’ya bakıp diş gıcırdatıyor…

Bu kopuşun manzarasıdır. Ortak vatan ve kardeşlik yürekte ise yürek uçaklarla bombalanmaz, toplarla dövülmez, kardeş kardeşine diş gıcırdatılmazdı.

O halde kardeşlik yalan, ortak vatan kavramı dolandırıcı tuzağıydı.

Ve "belki" teredüdü ile bocalayan son Kürtler de uyandılar. "Böyle ortak vatan olmaz, kardeşliğin böylesi ise soysuzluktur" diyerek, yüreklerini avuçlarına alıp kopuş yoluna düştüler.

Ortadoğu’nun son diktatör müsvetesine duyurulur…

Yazarın diğer yazıları