Dil devrimi sokakta yapılır

‘Milyonlarca insanın dili haline gelmiş İspanyolca’nın karşısında Katalanca ve Baskça’nın hala ayakta kalması muhteşem. Bundan çıkarılacak önemli tecrübeler var. Dilsel kurtuluş olmadan özgürlük tam olarak gerçekleşmez.’

VEYSEL IŞIK

Kuzey Kürdistan’da Kürtçe için yıkıcı bir durumun ortaya çıktığını belirten Yazar Necat Ayaz, ”Kuzey Kürdistan’da da Türkiye metropollerine benzer bir dilsel erime yaşanıyor” diyor.

”Kürt uluslaşması ve politik kimliğin derinleştiği bu dönemde dilsel olarak bir gerilemeyi hatta bir çöküşü yaşadığımız gerçeğiyle karşı karşıyayız” diyen Ayaz, bunun sadece devlet baskısı, Türkçenin ve asimilasyonun gücü gibi sebeplerle açıklanamayacağının altını çiziyor.

Dünyadaki öz yönetim ve dil mücadeleleri üzerine çalışmaları bulunan Necat Ayaz ile Kürt dilininin yaşadığı handikaplar ve bundan çıkışının yollarını konuştuk.

Kürdistan’ın parçalanmış coğrafyasının Kürt dili üzerindeki etkisi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Parçalanma derken, bir asır önce Lozan uluslararası anlaşması temelindeki Kürt yurdunun siyasal parçalanması anlaşıldı sürekli olarak. Aslında meseleye daha dikkatli baktığımız zaman, tarih sahnesine halk olarak çıktığımızdan beri çok ciddi dinsel ve dilsel bir parçalanmanın olduğunu, bunun bölgesel düzeyde çok sağlam bir şekilde kendine zemin bulduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Verimli toprakları, zengin su kaynakları ve imparatorluklar arasında tampon bölge olma gerçeğinden kaynaklı sürekli dış müdahalelere maruz kalması gerçeği, iç iletişimi zorlayan yüzey şekilleriyle beraber sözünü ettiğiniz parçalanmışlığın temelini oluşturuyor.

Ülke coğrafyası ve halkın bu coğrafyayı yurt edinmesi sürecinde ortaya çıkan ve bölge siyasal tarihiyle ilişkili bir şekilde gittikçe sağlam bir zemine oturan Kürt lehçelerinin günümüze kadar kararlı bir şekilde varlıklarını sürdürme gerçeğiyle karşı karşıyayız. İran ve Osmanlı imparatorlukları arasında bölünen Kürt coğrafyasının Lozan’da ulus temel eksenli tekrar parçalanması ise dilin her parçada birbirinden farklı bir varoluş sürecine girmek zorunda bırakmıştır. Dolayısıyla daha derin tarihsel nedenlerden kaynaklanan, ancak 20. yüzyılın ilk çeyreğinde emperyalist güçlerin dizayn ettiği veya oluşmasını teşvik ettiği ulus devletlerin uyguladığı politikalar sonucu dilsel homojenleşme imkanının artık kalmadığı görülüyor.

Siyasal olarak parçalanan Kürdistan’da en büyük dilsel tahribatın Türk ulus devletinin insafına terkedilen Kuzey’de ortaya çıktığı herkes tarafından kabul ediliyor. Kürtçenin her iki lehçesinin de Kuzey’de varoluşsal bir sorun yaşadığını ve 1980’lerle birlikte durdurulamaz bir şekilde yok oluş sürecine girdiğini tespit etmemiz gerekiyor. Tarihsel temele oturan Türk ulus devletinin parçalanma korkusuyla elele yürüyen ve jakoben ulus devlet modelini kendisine referans alan baskıların, diğer parçalardaki egemen devletlerin uyguladığı baskılardan çok daha ağır olduğu biliniyor. Dolasıyla, diğer parçalarda Kürtçenin kendisini koruduğunu, Kuzey’deki gibi yıkıcı bir durumun ortaya çıkmadığını görüyoruz.

Kuzey için sözünü ettiğiniz yıkıcı durumun kırsaldan şehirlere doğru olan göçle bir ilişkisi var mı?

1990’ların başında, özellikle Kuzey’in dağlık bölgelerinden başlayan ve ardından Kürdistan’ın birçok alanını içine alan göçün bu dilsel altüst oluşun zeminini hazırladığı elbette bir sır değil. Devlet, Kürt direnişini bastırma hedefine gerilla savaşının yaşandığı kırsal alanları boşaltmayla ulaşabileciği sonucuna vardı; Kuzey’de tarihin gördüğü en yoğun köy boşaltma ve insansızlaştırma operasyonlarını başlattı. Göç eden bu kesimin çoğunun Kuzey’deki şehirlere yerleşmeyi tercih etmesi ve bunun askeri ve politik direnişle paralel büyüyen Kürt ulusallaşmasının ilk dönemine denk gelmesinin büyük dilsel kayıpların oluşmasını engellediğini düşünüyorum.

Ancak yıllara yayılarak giderek uzaması, devletin çok daha kapsamlı bastırma tedbirlerini uygulamaya koymasıyla ve bu kez hem kırsal hem de kentlerden Türkiye’nin güney ve batı kesimlerine çok daha büyük bir Kürt göçü yaşanmaya başlandı. 10-15 yıl gibi bir zaman dilimi içinde Kuzey Kürdistan nüfusunun yarıya yakınının Türkiye metropollerine yerleştiği nüfus istatistiklerinde açıkça görülüyor. Bu kesim, iş bulma ve tek dilli toplumla bir arada yaşama kaygılarından kaynaklı olarak tek dilli bir yaşamı benimseme dışında bir seçeneğe sahip değildi. İlk kuşak için Kürtçenin aile, akraba ve yakın Kürt çevresinin dili olduğu Türkçenin ekonominin ve resmi kurumlarla ilişkilerin dili olduğu gerçeğinin ikinci kuşak için değiştiğini ve Türkçenin ailenin ortak dili haline geldiğini söylememiz gerekiyor. Bu, çok büyük bir dilsel kayıp ve batı da Kürtçeyi yok eden bir çark olarak kusursuz bir şekilde işliyor.

Peki Kuzey Kürdistan’da son 40 yıllık zaman dilimi içerisinde anadilin durumunu nasıl görüyorsunuz?

Türkiye’nin batısı için bunu söylerken, Kuzey için de olumlu bir şey söyleyemiyoruz. İşin çok acı yanı şu ki Kuzey de Türkiye metropollerine benzer bir dilsel erime yaşanıyor. Kürt uluslaşması ve politik kimliğinin derinleştiği bu dönem de dilsel olarak bir gerilemeyi, hatta az önce de belirttiğimiz gibi bir çöküşü yaşamamız gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bunu sadece devlet baskısı, Türkçenin veya asimilasyonun gücü gibi sebeplerle açıklanamayacağını düşünüyorum. Uluslaşma süreci zorla engellenen, aile, aşiret, din, bölge, yöre ve daha başka temellerde parçalanan bir halkı politik ve milli bir kimlik etrafında bir araya getirmeyi başaran bir hareketin neden dilsel bir dirilişe yol açamadığı sorusunu açıklamak gerekiyor.

Devletle çok sert bir çatışma süreci, yaygın bir politik dinamizm ve bağımsızlık formuna bürünmese de anti-kolonyal söylemin olması fakat dil meselesinin temel bir direniş alanı olarak görülmemesinden kaynaklı önlenemez dilsel yok oluşun gerçekleşmesi gerçeği yüzünden Kuzey’de bir İrlandalılaşma sürecini yaşandığını düşünüyorum. Aslında İrlanda ile Kuzey Kürdistan’ı bir de uzun dönemler boyunca süren ekonomik ve siyasal istikrasızlık açısından da karşılaştırabiliriz. İrlanda, 1840’lar civarında yaşanan ve yeterince patates yetiştirememekten kaynaklı derin bir ekonomik krizin içine sürüklenerek İrlandaca konuşan milyonları dış göçle kaybederken, Kürdistan on yıllardır sömürgecilikten kaynaklı bastırma ve buna karşı isyan alanı olarak Kürtçe konuşan milyonlarını dış göçle kaybetmiş. İrlanda da dilsel yok oluş 19. yüzyıl başlarında tamamlanırken, Kuzey Kürdistan’da Türkçenin karşı konulmaz bir ilerlemesiyle karşı karşıyayız.

Aralarında büyük farklar olsa da, İrlanda kurtuluş hareketinin lider partisi Sinn Fein ile Kürt hareketi arasında çarpıcı bir benzerlik var. Sinn Fein, İngiliz sömürgeciliğine karşı İrlandalıları ulusal bir kimlik altında birleştirmeyi başardı ancak dilsel bir kurtuluşu hiçbir zaman önüne koymadı. Buna benzer bir ulusal kurtuluş süreci PKK öncülüğünde Kuzey’de yaşanıyor ve maalesef İrlanda da olduğu gibi burada da dil temel bir mücadele alanı olarak görülmedi. On yıldan biraz daha fazla bir süreçte bu mesele gündeme alındı, bu alanda çalışma yürütecek bazı kurumlaşmalar ortaya çıktı ancak bunlar toplumsallaşmayı başaramadı ve böyle olunca Kürtçeyi koruma konusunda saha da herhangi bir etkiye sahip olamadı.

Bu durum kaynağını nereden alıyor? Dil alanında verilen mücadelede eksik kalan yönler nedir?

2005 yılından itibaren, dilin korunması meselesinin Kürt hareketinin ve onun kent merkezlerindeki kitlesinin gündemine girmeye başladığını söyleyebiliriz. Bu dönemde, Kürtçenin hızla gerilediğini, bu konuda acil tedbirler almak gerektiğini, Kürtlerin ve onun örgütlü gücünün bir dil politikasının olmadığı vb tespitler ve eleştiler yüksek sesle yapılmaya başlanmıştı. Hatta İstanbul’da ortaya çıkan bir grup, bu eleştirileri merkezine alarak bir dil hareketinin kurulması için ciddi çabalar içindeydi. Dili merkezine alacak ve sivil dinamikler üzerinde yükselecek böyle bir çalışma heyecan vericiydi ve aslında bunun için siyasal ve toplumsal koşullar uygun görünüyordu. Halka dili koruma bilinci mesajını götürecek samimi aktivistlere ihtiyaç vardı ve buna gönül verecek kayda değer bir insan malzemesi vardı.

Ancak kurum hiyerarşileri içinde kendilerini var edebilen ve dil için hiçbir projesi olmayan bir kesim, bu dönem de öne çıkarak Kürt siyasetinin imkanlarını kullanıp bir dil hareketinin kuruluşunu ilan etti. Siyasal örgütlenme şemasına uygun bir şekilde hemen bir merkez oluşturuldu ve yetki dağılımı yapıldı ve ardından merkezi kararlar çerçevesinde Kürdistan ve Türkiye’nin batısında dernekler kuruldu. Kurdi-Der olarak karşımıza çıkan bu dernekler bulunduğu merkezlerde halkta dil bilincini geliştirmek ve dilsel asimilasyona karşı çalışma yürütmek hedeflerini önlerini koymuştu. Ancak, etkisi sınırlı olan dil kursları dışında fazla bir şey yapılmadı. Birkaç medyatik kampanya ve artık rutinleşen basın açıklamaları dışında mahalleye, sokağa inilmedi ve halkla buluşma gerçekleşmedi. Zaten, esas olarak yönetmek dışında bir amacı olmayan bu kesimden halka gitmesini beklemek gerçekçi değildi. Dil hareketi bir derneğe hapsedilecek veya bir iki kursla sınırlandırılacak bir oluşum olarak görülemez. Dil, sadece kurumları yöneten seçkinlerin, yazarların ve aydınların sorumlu oldukları bir çalışma alanı deği. Halkın tüm kesimlerinin bu dava içinde olması elzem. Maalesef bugüne kadar bu alanda ortaya çıkan kurumlar dili sadece merkezi kararlarla istenilen çalışmanın yürütüleceği bir alan olarak gördü. Dil için çok daha fazla şeyin yapılabileceği on beş yıla yakın bir süreç bu bakış açısıyla boşa harcandı ve bugünlere gelindi. Bence, sözünü ettiğim bu süreci herhangi bir komplekse kapılmadan korkusuzca tartışma zamanı geldi.

Biraz önce dikkat çektiniz. Mesela İspanyolca karşısında Katalanca, Baskça nasıl ayakta kalabildi? Kürtlerin buralardan çıkarabileceği ne tür sonuçlar var?

Emperyal yayılma sonucu yüz milyonlarca insanın dili haline gelmiş, kendinden son derece emin İspanyolcanın karşısında Katalanca ve Baskçanın hala ayakta durabilmesi gerçekten muhteşem. Bu, kuşaklar boyunca sürdürülen ve dilin ulusal kimliğin bir parçası olduğu bilincini sürekli olarak işleyen bir mücadelenin sonucu.

Peki hegemon bir dilin tehditi altında olan dillerini korumak için Katalanlar ve Basklar ne yapmış? Her iki halkın dil aktivistleri, kendi dillerini korumak ve geliştirmek meselesinin devletin yaklaşımından veya statünün olup olmamasından bağımsız olarak ele aldılar. Eğitimden tutun, basın, yayıncılık, din ve sanatın her alanını kapsayan kültürel ürünler sektörüne kadar tüm alanlarda anadil temelinde ısrarlı bir çalışma içinde oldular. Burada görmemiz gereken bir başka boyut, dile temel bir mücadele alanı olarak yaklaşılması ve sadece politik mücadelenin bir enstrümanı olarak görülmemesiydi. Bundan dolayı, dil meselesi siyaset üstü bir anlama sahip oldu ve farklı partilerden veya politik görüşlerden gelen kesimlerin çekiştiği bir mesele olmaktan çıkarıldı. Aslında bir yerde dil, ulusal politik alanı ele geçirmek için çekişen partileri bir araya getiren ortak bir payda oldu. Bunun sonucu olarak, her iki ülkede de itibar sahibi dil kurumları ortaya çıkabildi ve bu kurumlar, dayandıkları güçlü sivil kimlikleriyle baskıların yoğunlaştığı süreçlerde bile varlıklarını korumayı başardılar. Her iki halkın temsilcileri, örgütlülüğü hiçbir zaman sadece politik örgütlülük olarak ele almadı; ekonomi, sanat, akademi ve elbette dil, kendi alanlarının özgünlüğüne göre bir örgütlenme olarak görüldü.

Bask’ta, statünün elde edilmesinden çok önceleri eğitim alanında toplumun öz örgütlenmesi, konumuz için iyi bir örnek. Franko faşizminin tüm farklı siyasal gelenekleri tamamen ezmiş olduğu İspanyol İç Savaşı’ndan sadece birkaç yıl sonra, 1953’te Bask dil aktivistleri illegal olarak örgütlenen ilk Baskça eğitim veren sınıfları açıyor. İkastola adı verilen ve ardından Bask’ta çok sayıda kente yayılan ve açıkça bir okul sistemine dönüşen bu kurumlar, ilk başlarda sürekli olarak rejim tarafından kapatılıyor. Ancak halkın ısrarla bu kurumların arkasında durması, tekrar tekrar onları eğitime açması ve bu sistemi korumak için yeni formüller bulmasıyla devlet geri adım atmak zorunda kalıyor. 1979’da Bask Özerk Bölgesi’nin kurulmasıyla, İkastolalar özerk yönetim tarafından tanınıyor ve bu kez resmi olarak Baskça eğitim veren bir okul sistemi olarak yoluna devam ediyor.

Sanırım Katalonya’da dil konusunda daha köklü bir mücadele var.

Katalonya’da 19. yüzyılın ortalarından itibaren ortaya çıkan ve her alanda Katalan dilinin kullanılmasıyla kültürel üretimin her alanında müthiş bir dinamizme ulaşan Rönesanstan söz edebiliriz. Toplumun dil alanında insiyatif alması meselesinde Katalan dil hareketini örnek verebiliriz. 1980’li yılların başlarında Barselona’da ve diğer Katalan kentlerinde İspanyolcanın yayılmasını sınırlandırmayı amaçlayan bu hareket, mahallelerde örgütlenerek dil mücadelesini direkt olarak sokağa taşıdı. Hareket, Katalanca hizmet vermeyen restoran, alış-veriş merkezleri ve diğer iş yerlerini afişe edip bunlara yönelik boykotları örgütledi. Dil aktivizmini sokaklarda örgütleyen ve bunun sonucu olarak da Katalancanın kamusal alanda daha da belirgin olmasında katkı sağlayan bu hareketin hiyerarşik bir yapısı yoktu.

Hakeza, Galik Birliği olarak karşımıza çıkan İrlanda Dil Hareketinin 19 yüzyılın başlarından itibaren tüm İrlanda’ya yayılan çalışmaları toplumun dili koruma meselesine katılımı için örnek olarak karşımıza çıkıyor. İrlanda’nın her tarafında yüzlerce grubu içine alan bu dil hareketi, ülkede anadil bilincini geliştirmeye çalıştı, İrlandaca okur yazarlığı geliştirmeye yönelik kurslar açtı ve anadilde edebi eserleri okumaya yönelik grupların kurulmasına önayak oldu. İrlanda Dil Hareketi bu çalışmalarıyla dilin yok oluş sürecini durduramasa da, bunu biraz daha yavaşlattığını ve bağımsızlığını kazanan İrlanda’nın bir dil politikasına sahip olmasında esas belirleyici güç olduğunu söyleyebiliriz.   

Kürtçe yayın yapan kurumları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’deki ve Avrupa’daki Kürt diasporasının basın-yayın çalışmalarına yakından baktığımız zaman durumun pek de iç açıcı olduğunu söylemeyiz. Türkiye’de tek Kürtçe gazete olan Azadiya Welat geleneğini sürdüren basılı ne günlük ne de haftalık tek bir gazete yok. Kuzey Kürdistan’ın hiçbir bölgesinde ve büyük kentlerinde Kürtçenin her iki lehçesinde yayın yapan bir gazete veya süreli bir yayın yok. Zazaca yayın yapan ve kişisel desteklerle ayakta durmaya çalışan ve daha çok folklorik bir içeriğe sahip olan Newe Pel’in halen yoluna devam edip etmediğinden emin değilim.

Geriye Kürtçe kitap yayıncılığı kalıyor ki burada da sadece Kürtçe yayıncılık yapan çok az sayıda yayınevi var. Yılda basılan kitap sayısının 100-200 kitap arasında olduğu ve Kürtçe kitapların ortalanma 1000 civarında basıldığı, çoğu kitabın ikinci baskısının bile yapılamadığı söyleniyor. Sanırım geriye uzun süredir Kürtçe tv yayıncılığı geleneğini sürdüren Sterk Tv ve yine son yıllarda aynı politik çizgi de faaliyete geçen bazı televizyon kanalları kalıyor. Tabii, burada Özgür Politika gazetesinin de her gün birkaç sayfasının Kürtçe çıktığını görmekteyiz.

Milyonlarla ifade edilen bir nüfusa sahip olan ve onyıllar boyunca ulusal-politik kimlik meselesinde epeyce mesafe kateden Kürt halkı için, Kürtçe medya –ki ben bunun medya nitelendirmesini hakedecek derecede bir varlığa ve çeşitliliğe sahip olduğundan emin değilim- oldukça yetersiz bir durumda. Ancak, sorun sadece ölçek meselesi değil burada.

Tehdit altındaki dillerdeki basın-yayıncılığın her zaman iki temel amacı olduğu ve bunlar arasında bir denge sağlaması gerektiği söyleniyor. Bu amaçlar, kamusal alanı politik olarak şekillendirmek ve dilin normalleşmesine veya bizim örnekte korunmasına diyelim, hizmet etmekten oluşuyor. Bizim gazete ve tv yayıncılığımıza baktığımızda, politik mesajların iletilmesinin çok çarpıcı bir şekilde ön planda olduğu ve dilin korunması amacının ciddi olarak ele alınmadığı görülüyor. Yayıncılığımız esas olarak politik bilince sahip olan ve Kürt hareketinin etki alanındaki kitleyi hedef alıyor. Böyle olunca, politik Kürtlük için tereddütleri olan veya tamamen bunun etki alanı dışında kalan çok geniş bir kesime bu yayıncılık ulaşamıyor. Bu kesim etnik olarak Kürt ancak Kürt ulusal ve politik yükselişinin dışında kalıyor ve coğrafik olarak kabaca Fırat’ın batısı diye tabir ettiğimiz illerde yaşıyor. Bazı araştırmacılar burayı Kültürel Kürdistan olarak adlandırıyor ve açıkça söylemek gerekirse yapılan yayıncılık –burada tv yayıncılığını kastediyorum- bu kesime hitap etmiyor.

Diğer yandan, politikleşen kitle üzerinde de artık bu yayıncılığın etkisinin zayıflamaya başladığı, sahadan gelen eleştiriler ve izleyici sayısının azaldığına yönelik söylemlerden ortaya çıkıyor. Kürtçe yayıncılığın, Kürtçe konuşan veya Kürtçeyi anlayan politik kesimlerden uzaklaşması gerçeği, ne dilin korunmasına bir katkı sağlıyor ne de politik alanın şekillendirilmesine hizmet ediyor. İzleyicinin kumandayla hemen başka bir kanala geçmesi -ki bu Kuzey’de ve Türkiye’de muhtemelen Türkçe oluyor- kanalımızı izlememesi bu kadar emek ve masrafla yapılan yayıncılık için üzüntü verici. Neyi, kimin için yaptığımız ve bunu ne şekilde yaptığımız soruları gerçekten önemli sorular ve bunları sormanın zamanıdır diye düşünüyorum.

Peki ne yapmak lazım… Siz neyi öneriyorsunuz?

Dil, bizim örnekte yaşandığı gibi yönetmeye susamış ve esas amaçları siyasal-toplumsal hiyerarşi de öne çıkmak olan kesimlerin insafına bırakılacak bir alan değil. Aynı şekilde politik hareketlerin hatta bazen devletlerin bile merkezi politikalarla istedikleri sonucu aldıkları bir alan olmadığını da söyleyelim. Dili kendine özgü dinamikleri olan ve uzun tarihsel bir temeli olan,  toplumsal sosyoloji ile toplumsal psikolojisiyle ile çok derin bağları olan, doğal ve siyasal felaketlerin ve siyasi elitlerin tercihleri vb çok farklı faktörlerin kaderi üzerinde etkide bulunduğu son derece özgün bir alan olarak ele almamız gerekiyor.

Tüm söylemlere ve bazı çabalara rağmen, Kuzey’de Kürtçenin kaybettiği alanları kazanması veya bir varlık sahibi olamadığı alanlarda -eğitim, basın-yayın, kültürel ürünler, akademi, kentlerde dilin sosyal alanda kullanımı vb- var olmasına yönelik bir dil politikamız yok. Kürtçe kent merkezlerinde tarihte hiç görülmemiş bir şekilde tüm alanlardan hızlı bir şekilde geri çekilme süreci yaşıyor. Bu konunun kahredici yanı, Kürtçenin bu durumunu tüm çıplaklığıyla ortaya serme çabaları kayıtsızlığın ve her alanda kurum bürokrasilerinden oluşan bir duvara çarpıyor olması.

Aslında işin can alıcı noktası şu ki bu konuda bir çeşit resmi bir görüş ortaya çıkmış durumda. Kürtçenin Kuzey’de sözünü ettiğimiz bir yok oluş sürecinde olmadığı, eleştirisini yaptığımız dönemde Kürtçeyi korumak için ciddi çalışmalar yapıldığı, devletin baskılarından kaynaklı çalışmaların derinleştirilemediği, siyasi statü ve bununla birlikte anadilde eğitim olanağının tanınmasıyla Kürtçenin hızlı bir şekilde kendini var edebileceği vb argümanlardan oluşan bu resmi görüş, toplumda dilin tehlikede olduğu bilincinin gelişmesini ve bunun sonucu olarak da toplumsal zemini olan bir dil aktivizminin ortaya çıkmasını engelliyor.     

Dil meselesindeki ihmalkarlığın ve bazı kesimlerin çıkarları için bunu araçsallaştırıp Kürtlerde siyasal karar vericileri manipüle etmelerinin bir ‘dil suçu’ olarak nitelendirilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Sadece siyasal bir kurtuluşun ve bunun getireceği özerklik, federalizm ve hatta bağımsızlığın yeterli olamayacağı, dilsel kurtuluş olmadan kurtuluşun ve özgürlüğün tam olarak gerçekleşemeyeceği dünya örneklerinden yeterince anlaşılmakta. Türkçenin tepede olduğu ve Kürtçenin itibarsız bir şekilde her açıdan altta olduğu bir dilsel hiyerarşide ve bundan kaynaklı siyasal, sosyal ve ekonomik olanakların çok büyük bir kısmının Türkçeyi iyi bilenlerin elinde olduğu bir toplumda sosyal adaletten nasıl söz edilebilir? Kuzeyde dilsel asimilasyona maruz kalan kayda değer kentli kesim, bu sosyal hiyerarşinin sınıfsal zeminini oluşturuyor ve bu kesimin Kürtçeyi korumayı merkezine alan ciddi projelerin hayata geçmemesi için ayak direyeceğini tahmin etmek zor değil. Bu sebeplerden dolayı, her açıdan işimizin zor olduğunu ve meselenin göründüğünden çok daha karmaşık olduğunu düşünüyorum.

Kürtçeye gönül verenlerin burada dile getirdiğimiz gerçeklerin bilincine sahip olarak, kimseyi beklemeden, bulundukları her alanda inisiyatif almalarını, mevcut Kürtçe okuma gruplarını daha da yaygınlaştırmalarını, mahallelerde dil kursları açmaya, Kürtçe eğitim talebiyle her okul için komisyonların kurulması için velileri ikna etmeye, sokakta, pazarda, alıveriş merkezlerin de ve akla gelebilecek her alanda dil aktivizmini geliştirmek için küçük gruplarla adım atmaya çağırıyorum. Kürdistan’ın her tarafına yayılan ve Kürtçenin korunması davasına toplumun dahil olması şeklinde okunabilecek bu inisiyatiflerin, gerçek bir dil hareketine dönüşmemesi için hiçbir neden yok.


Necat Ayaz kimdir?

Sürgünde yaşayan bir Kürt yazar, çevirmen ve gazeteci. Kendisi, aynı zamanda, öz yönetim ve dil meselesini işleyen ve 2013 yılında yayın hayatına başlayan İnfowelat internet sitesinin kurucusu ve editörü. Yazarın, ”Katalonya: Dirok, Ziman, Otonomi -2007 (Katalonya: Dil, Tarih, Otonomi)” ve ”İspanya’da Özyönetimin Tarihi-2012” isimli iki kitabı var. Ayaz, ”Avrupa’nın Özerk Bölgeleri-2012, Li Ewrûpayê Perwerde û Rewşa Zimanên Kêmar (Avrupa’da Eğitim ve Azınlık Dilleri)– 2012 ve  Etnik Sorunların Özyönetimle Çözümü-2013 kitaplarını da İngilizce’den çevirdi.

Yazarın diğer yazıları

    None Found