Direnmek, Kürtlerin yaşam biçimi oldu

Kürtler, bunları tanıyor, kötücül kurtçukların bıcıldadığı beyinleri, ruhlarının haritasını ezbere biliyorlar.

Onlar, hukuk diye bir kavramdan habersizdiler. Vicdan çıplağı, tutu-ruttular. Kendi kanunlarını da tanımıyorlardı.

Bu açıdan, yer yüzünün son “destursuzları“ydılar. Dünya ise 1900’ün ilk çeyreğinde savaş yorgunuydu. Yeryüzü yaralarını sarmak, yangınları söndürüp yıkımları tamirle meşguldu.

Osmanlı denilen haydutluk bitmiş, Avrupa bir beladan kurtulmuştu. Kalıntısı ise kimsenin umrunda değildi. İsterse, birbirini yesindi…

Yer yüzünün pusucuları, bu durumu fırsat bildiler. Yara-bere içindeki dünyayı sınamak, vicdanların muhtemel tepkilerini ölçmek için, bir çul parçası, mıtıl, bir doyumluk yeyinti, kadının bileğindeki bakır bilezik uğruna cinayetler işlemeye başladılar.

Kimsenin oralı olmadığını görünce, zinciri koparmış yaratık gibi hücuma geçtiler. Hukuk, adalet, hatta kanun da yoktu, artık. Haydutlar zamanıydı. İnsan çığlıklarının sınırları aştığı…

Anadolu’nun kadim sahipleri Ermenilerin, Rumların, Süryani ve Asuri-Keldaniler, yer yüzünün unutulmuşlarıydı.

Daha kötüsü, Osmanlı ordusunu yöneten Alman subayları, planlamacıydı.

 Bir Fransız savaş gemisi de, Hatay’daki Musa Dağı’nda kuşatılmış bir grup Ermeni’yi alıp kurtarıyor ama, Fransızlar, geride katledilen yüzbinlerin son çığlığını duymuyor, kanları içinde can görmüyorlardı.

Ve Türkler, gül bahçesinde gonca derer gibi, huzur içinde hırsızlık, talan yapıyor, katliamlar serisiyle, mal ve mülk ediniyor, ganimet zengini olmaya çalışıyorlardı.

Bunar olurken Kürtler, sıranın kendilerine geleceğini tahmin ediyor, görüyorlardı. Ama ne yapsınlardı ki, örgütsüz, güçsüzdüler.

Oysa Ermeniler, Rum ve Süryaniler diremedikleri için kırıma uğramışlardı. Bir avuç Kürt aydını, bu örnekten yola çıkarak örgütlenmeye başladılar. Ama geç kalmışlardı.

 Örgütlenmenin iki lideri Albay Halit ve Bitlisli Yusuf Ziya, daha ilk adım alınıp geri gelmemek üzere götürüldü. Halkın buna hiç bir tekisi de olmadı. Çünkü halk, olup bitenlerden habersizdi.

Ama aynı halk, daha başlangıçta baskına uğrayan harekete destek veren Şeyh Said’e tuzak kurulduğunu haber aldığında, ve ayağa kalkıp Şeyh’in yanında direnişe geçiyordu. İmkansızlıklardan imkan yaratmaktı, bu. Hareket kısa zamanda büyüyüp Amed‘in kuşatmasıyla, karşı taarruza da dönüyordu. Ancak birçok sebep bir araya gelince, savaşı sürdürmek imkansızlaşıyor ve Türk ordusunun soykırım şenliği bundan sonra başlıyordu.

Yurt dışında tasarlanan Ağrı Dağı hareketi, bu koşullar altında boy veriyordu. Ancak Rusya ve İran destekli Türk ordusuyla cephe savaşına girince, hareket dağılıyor, soykırımcılar, beş yıl sonra Dersim kapılarına dayanıyordu.

Demek istiyorum ki Kürtler, soylarının düşmanını iyi biliyor, beyinsel coğrafyalarını ezbere tanıyorlardı. Buna rağmen, “roja hisyetêda çi dibe bila bibe” diyerek ayağa kalktılar, başkaldıranlara destek oldular. Onuru yaralı bir halktı. Dili, kültürü, yaşama biçimi yasak, dilsizlerin diliyle konuşmaya mahkum edilmişti, Kürtler. Ta başından bugüne kadar, her Kürt doğuştan suçlu ve Türklere katli de helaldir. Onları aşağılayıp işkence etmek, dövmek, sövmek Türklere haktır…

Ve Kürdistan’ın evlatları, 1984’ten sonra yakılıp yıkılan 4000 köye, 17 bin 500 faili meçhul cinayet dosyası, toplam 80 bin kişinin hayatına kaybettiği ve daha dün IŞİD’li barbarlarla ortak taarruzda harabeye dönen 10 şehre rağmen, teslim olmadılar. Hapishaneler, direnenlerle dolu.

Özetlersek, Kürtlerin yüz yıllık yaşama biçimidir, savaş. Savaştan başka bir şey bilip tanımadılar. Savaş uçaklarının gümbürtüsü ile uyuyor, helikopterlerin gürültüsüyle uyanıyorlar.

Ama, özgürlüğe ilişkin umutları, her geçen gün kavileşiyor. Özgürlük mü? Kendi toprağından giderek, ana yurdunun egemeni olmaktır, özgürlük. Dili, kültürü, kimliği ve onurunun dokunulmazlığıdır. Başka bir kimliğe bürünmeye zorlanmamak, aşağılanıp horlanmamak, insan olduğunu doyasıya yaşayabilmektir, özgürlük. Göğsünü gere gere kendi şarkısını söyleyebilmek…

Onun için, seçme ve seçilme olayı da, özgürlük savaşının bir parçasıdır. En azından, düşman egemenliğini yere yıkarak sinir uçlarına dokunmak, gözüne diken olmaktır, seçim. Misal, belediyede kendini parya değil, efendi, yani özgür hissetmetmesidir.

 Bu hissi, yeniden gasp etmeye başladılar. Amed, Mardin, Wan Belediyeleri işgal edildi. Binalar, sömürge yönetimi tarafından zırhlı savaş araçlarıyla barikatlanarak Kürde yasaklandı.

 Korkunun tezahürü bu. Haklılar. Gaspçılar, hırsız ve soyguncuların payıdar olduğu görülmemiştir. Gün gelir, geldikleri gibi giderler. gibi onlar da korkuyorlar.

1991’den beri bu böyle. Mebuslukları, Belediye yönetimi, muhtarlıkları gasp ediyor, sonra ilk seçimde, soygun, talan ve hırsızlıkları kar sayıp mekanları sahiplerine terk ediyorlar.

Hiç kuşkunuz olmasın. Bu döngü sonunda temelli gidişe dönüşecektir. Dünyanın gidişatı, onun günün uzak olmadığı gösteriyor.

Dayan, benim halkım!..

Yazarın diğer yazıları