‘Dış güçler’ yok, soykırım var

Cihan DENİZ

Son iki asır içinde Türk siyasetini inceleyenler, araştıranlar için artık bir klişe halini almış bir kalıptır “dış güçler”, “dış müdahale” ve benzeri sözler.

Elbette gerek jeopolitik konumu nedeniyle, gerek yeraltı ve yerüstü kaynakları nedeniyle Anadolu ve Mezopotamya coğrafyaları her dönem büyük güçlerin radarındadır. Büyük güçler bu bölgedeki çıkarlarını korumak, hegemonyalarını arttırmak için her yola başvurmaktadır. Bölgenin içinde bulunduğu durumda büyük güçlerin bölgeyi kendi aralarında paylaşmak ve yeniden paylaşmak için yaptıklarının payı kuşkusuz çok büyüktür. Aynı şekilde büyük güçlerin coğrafyada ortaya çıkan sorunları, çatışmaları kendi çıkarları için kullandıkları; sorunların çözümünden çok çözümsüzlüğüne hizmet ettikleri doğrudur.

Bununla birlikte, çok sık ve her şeyi açıklamak için kullanılan, lastik gibi bir oraya bir buraya çekilen tüm kavram ve kategoriler gibi, “dış güçler” ve türevleri de artık açıklayıcı ve tanımlayıcı olma özelliklerini yitirmiş, iktidarların sürekli başvurduğu “mistifikasyonun” bir aracı haline gelmiştir.

Bu anlamıyla, “dış güçler” ve türevleri o kadar kullanışlı bir kategoridir ki, iktidarlar bunu kendi kifayetsizliklerinin üstünü örtecek, yaptıkları tüm kötülükleri meşrulaştıracak sihirli bir değnek olarak görmektedirler adeta. Ülkede işler kötü mü gidiyor, ülkede kriz mi var; bunun tek bir suçlusu vardır o da kim olduğu asla tam olarak tanımlanmadan hep bir gizem içinde adı zikredilen “dış güçler.” Hükümetler, iktidarlar mı? Onlar birer “melek” kadar masumdur; yaptıkları her şey çok doğrudur, tabii şu “dış güçler” olmasa.

Diğer taraftan, yaşanan sorunların, çatışmaların, krizlerin “dış güçler” ile açıklanmasından en çok yaralanan ise hiç de paradoksal olmayan bir şekilde bu “dış güçlerdir.” “Dış güçler” yapılan her vurgu, kökü bu coğrafyanın tarihinde, sosyolojisinde, kültüründe yatan yapısal sorunların özüne dokunmamak, onlarla yüzleşmemek, onları çözümsüz bir halde bırakmaktır. Bu şekilde, çıkışı itibarıyla yerel olan sorunlar büyük güçlerin kendi çıkarları için kullanabilecekleri bir araca dönüştürmektedir. Bu ise iktidarlar tarafından tüm kötülüklerin anası olarak gösterilen “dış güçlerin” bölgeye yönelik yeni planları, oyunları, müdahaleleri için zeminin varlığını sürdürmesi anlamına gelmektedir. Hakikatle yüzleşmekten kaçıp, sorunları “dış güçler” halısının altına süpürmek, sorunları çözmeyeceği gibi iktidarlar tarafından sorunlar kaynağı olarak gösterilen “dış güçlere” yeni müdahalelerde bulunma fırsatı vermektedir. Bu, coğrafyamızda halkların içine hapsedildiği en korkunç fasit dairelerden biridir. Sorunlar, halklar arasında çözülebilecekken, iktidarın tekçi ve inkarcı siyasetleri nedeniyle uluslararası güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda manipüle edecekleri bir kangren halini almakta ve bu, daha da fazla “dış müdahale” sonucunu doğurmaktadır.   

Son iki yüzyıl Türk siyaseti ve dış politikası bunun sayısız örneği ile doludur. Osmanlı, egemenliği altına aldığı halkların ve inançların yaşadığı sorunlar ile yüzleşmekten kaçındığı ve bu kesimlerden gelen taleplere kulaklarını tıkadığı oranda bu sorunlar, büyük güçlerin Osmanlı üzerindeki planlarını gerçekleştirmenin bir aracı haline geliyordu. Aynı şekilde Osmanlı da, farklı halkların, inançların yüz yüze kaldığı hakiki sorunları görmek ve bundaki sorumluluğu ile yüzleşmek yerine bu halkları, yaşadıkları sorunları “dış güçler” parantezine alarak ele almaya çalışıyordu. Bunun sonucu ise halkların yaşadıkları sorunların daha da yoğunlaşması, üzerindeki baskıların daha da ağırlaşmasıydı. Dahası eğer bu sorunlarla ilgili atılmış ufak bile olsa olumlu adımlar varsa, bunlar da dış güçlerin amaçlarını gerçekleştirmesinin bir aracı olarak görülüp ilk fırsatta ortadan kaldırılıyordu.

İmparatorluktan Cumhuriyete geçiş, diğer birçok konuda olduğu gibi burada da, bir kopuş yaratmamıştır. Cumhuriyet de sorunların kaynağı olarak dış güçleri gören Osmanlı siyasetini sürdürmüştür. Bu siyaset, dün olduğu gibi bugün de sorunların çözülmesine değil daha da içinden çıkılmaz hale getirilmesine yol açmaktadır.

Amerikan Senatosu’nda 1915 Ermeni Soykırımı’nın tanınması yönünde alınan karar, inkar siyasetinin neden olduğu bu kısır döngünün tipik bir örneğidir. Bu karar karşısında ise iktidar, geçmişte de olduğu gibi, meselenin kendisini değil bu kararı tartışma konusu yapmaya çalışmaktadır. Bu tartışma içinde hem dünün ama daha da önemlisi bugünün günahlarını örtmeye çalışmaktadır.

Bu kısırdöngü içinde gerçek aydınlara, gerçek akademisyenlere, barış ve demokrasi mücadelesi veren güçlere düşen, “dış müdahale” demagojisinin hakikatin üzerine örtmesine izin vermeden, hakikat ile yüzleşilmesini sağlamaktır. Unutulmamalıdır ki bu coğrafya halklarını özgür kılacak olan sadece hakikattir. Hakikat, sadece halkların sırtındaki “inkar” yükünü hafifletmekle kalmayacak ama aynı zamanda büyük güçlerin müdahale zeminini de ortadan kaldıracaktır. Buna bağlı olarak bu yüzleşme, Ermeni Soykırımı’nı “dış güçlerin” müdahale edebileceği bir sorun olmaktan çıkaracaktır. Bunun dışında yapılacak her tartışma, tarihsel bir hakikat olan Ermeni Soykırımı’nın üstünü örtmeye, halkların sırtındaki “inkar” yükünün ağırlaşmasına hizmet edecektir.

Yazarın diğer yazıları