Distopya ve Sur direnişinin ütopyacılığı

George Orwell’in “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” adlı kitabını hatırlamamak, bu kara düşün Ortadoğu’da bir gerçeğe dönüşmesini görmemek, belki de iyimserliğin hafızasızlıkla birleşimi sayılabilir. Ne sayılsa ve ne kadar iyimser olunsa da böyle bir düşünüş öldürür.

Kitabın kapağı ürkütücüdür. Bu kitabı okuduğum zaman kapağını görmemiştim. Belki de görseydim okumaktan vazgeçerdim. Kapaktaki insana ait olduğunu anımsatan beden parçaları, özellikle yüz parçaları, insan bütünlüğünü reddeden ve insanların da toplumsal bütünlüğünü reddeden sistemlerin vahşetini gösteriyor. Kişisel değil, toplumsal ölümü düşündürüyor. Totaliter rejimlere, tek partiliğe, komünizm üzerinden bir eleştiri amacıyla yazılmış olsa da komünist sistemlerden ziyade sağcı faşist düzenlerin uyguladığı malum.

“İyi amaçlarla da olsa, bunca kötülük nasıl tasavvur edilebilir” sorusu takılı kalıyor aklın bir yerine. Orwell’in bir dönem İngiliz sömürgesi olan Hindistan-Burma’da bulunduğu, burada polis teşkilatında çalıştığı ve fazlasıyla acımasız uygulamalara tanık olduğu bilgisi not düşülmüş tarihe. Ve anti emperyalist bir mücadeleye yönelmiş, kini bilenmiş. Bu gerçeğe rağmen 1984’ü faşizm odaklı ele almayışına kızmadan da edemiyor insan.

Bu kadar kötü şeyi, kendinden sonraki insanlar yaşamasın diye düşünebilmek, hayal edebilmek ve kurgulayabilmek insanı hasta eder. Nihayetinde yazar hastalanmış ve bu yolda ölümün pençesine düşmüş.

Meselenin özü insan gerçeğine aykırı bir sistemin egemen kılınmasının yaşamı tümden öldüreceğidir. Orwell’den devam edersek “Hayvan Çiftliği” var sırada. Böyle bir sistem ya da ülkeye verilecek yerinde örnek, üzülerek belirtmek gerekir ki Türkiye’dir.

Bugün AKP-MHP rejiminin yarattığı sistem, tarih boyunca insanların, düşünen ve özgür yaşamak isteyen insanların nefretinin ve korkusunun cisimleşmiş halidir. Nükleer silah korkusu yok o insanlarda. Hükmedememe korkusu uğramıyor yanlarına. Tek korktukları şey, ütopyanın yitirilmesi, toplumun ütopyasızlaşması ve bir kötülüğün kendini sistemleştirerek hükmetmesidir.

Faşizm karşısında değil insan, toplumsal varlık olma, ilkel-tekil varlıklar olmaları dahi mümkünsüzleşmiştir. Toplumsal olanın giderek azalması, ahlaksal eylemlerin toplumsal bağlamdan giderek uzaklaşması, ölüm düzeyine gelmesi, aynı hızla ve ironik bir şekilde yaygınlaşan toplu eylemlerden birinin intihar olması, bunun sonucudur. Tüm teoriler, tüm değerlendirmeler, eleştiriler, sitemler, devrimci mücadeleler, demokratik arayışlar, tartışmalar, eylemler ve söylemler, bu distopyanın altından kalkmayı henüz gerçekleştirememiştir.

Faşist AKP-MHP rejiminin kuzey Kürdistan’daki uygulamalarına karşı konulmadıkça ne yapılırsa yapılsın bu distopyadan, faşizmden, vahşetten kurtuluş yoktur. Kemal Pir’in yarım asır önce yaptığı bu tespit bugün Türkiye toplumunun içinde olduğu toplu intiharlar ile kendini bir kez daha kanıtlamıştır. Kuzey Kürdistan’daki olağanüstü durum olağanlaştırılmıştır. Periyodik olarak 15 günde bir çıkarılan olağanüstü hal yasası, sokağa çıkma yasağı, gösteri yasağı diyerek toplum yasaklarla bastırılmaktadır. Kürtlüğe dair faşist AKP-MHP’nin tek düşüncesi yok etmektir. Bu bastırma mutlak olamayacak kadar kötüdür. Artan zulmün nerede durup tersine döneceğini direnenler belirleyecektir. Ancak, direnemeyip intihar edenlerin durumu da direnenlerin belirleyiciliği hızlandırmalıdır.

Kayyumlar gittikleri yerlerde kitapları yakıyorlar. Tanıdık geliyor değil mi! Ancak sinemada anlatılabilecek bir distopya örneği daha. “Fahrenheit 451”. İtfaiyecilerin yangın söndürmek yerine yangın çıkarmaları, dahası kitapları toplayıp yakmalarının hiçbir mantığı yok gibi görünür. Oysa kitapların okunmasının nasıl bir mantığı varsa, yakılmasının da bir mantığı vardır. Faşizmin, tek adam rejiminin, diktatörlüğün mantığı ütopyasızlıktır. İnsan olmamakta, toplumu insanca yaşam ilkelerinden uzaklaştırmakta ısrardır faşizmin amacı.

Kuşkusuz böyle zamanlarda insan olmakta ısrar edenler de var. Tam da bugün, belki de bu saatlerde, böyle bir ütopyasızlığın egemen olmasındansa, her türlü diktatörlüğü karşı dimdik savaşan ve direnenler, tek adamlara karşı savaşmaya karar veren ve namluya mermiyi sürenler vardır.

2 Aralık 2015’te, Amed Surlarının soğuğuna rağmen, yüreğinde tutuşan özgürlük ateşinin sıcağında yürüyenler vardır. Çok uzak bir zaman değil 2 Aralık 2015. Tam bugün, belki de bu saatler, böyle anlar…

Şehir savaşlarının Agid’i olan Çiyager yoldaşın öncülüğünde başlayan Sur direnişi öylesine bir direniş olmadı. Eşzamanlı başlayan Nusaybin direnişindeki yaşı küçük ama yüreği büyük gençlerin mahkemelerde yaptıkları savunma, yaşı büyük ama aklı ve yüreği cüce olanları utandırdı. Paris Komünü’nden bugüne devletsiz toplum geleneğini canlandırmanın onurlu bir adımıydı Sur direnişi.

Onlar bugünkü distopya olmasın diye savaştılar, direndiler. Onlar ütopya insanıydılar. Ütopyalarına göre yaşadılar ve direndiler ve can verdiler. Ardlarında vasiyetlerini gerçekleştirmeye yeminli yürekler bıraktılar.

Anılarına sahip çıkmak, ütopya sahibi olmak ve Bakur Kurdistan-Türkiye’deki ütopyasızlığın hakimiyetini reddetmekle, yıkmakla mümkündür.

Yazarın diğer yazıları