Diyarbekir bedduası

Erdoğan’ın son Diyarbekir pozu:

Bu adam, Türk Kolonyalizmi’nin son temsilcisi olarak, Diyarbekir’de tüm kolonyal tarihin en büyük yenilgisini yaşadı.

Kendisine "hoşgeldin“ diyeceklerin, onu kovacaklar olduğunu bildiklerinden, alanı, vesikalı dinleyicilere rezerve ettiler.

Bir zamanlar, "Diyarbekir’le tehlikeli oyun oynanmaz!“ denmişti.

Erdoğan oynadı.

Ve bir Diyarbekir efsanesinde yazılı:

Gecenin birinde, Diyarbekir’de soygun yapan ve kendisini, hırsızların Mir’i sayan birinin etrafını sarar iki Hançepekli genç. 

"Beni tanımıyor musunuz, ben meşhur soyguncu Memo’yum“.

Gençlerden biri: "Sen burada, senden ve tüm soygunculardan daha yürekli birilerinin olduğundan habersiz misin?“ der.

Bu meşhur "soyguncu“nun son sözleridir efsanede. Gece karanlığında, kedi sesleri duyulur. Sessiz sokaklarında Diyarbekir’in; bir de iki gencin gözlerden ırak bir yerde, mekan arayışlarının ayak sesleri…

Bu hikayeyi yıllar önce okuduğumda, günün birinde Erdoğan’ın da Diyarbekir’de suçüstü yakalanacağını tahmin etmemiştim doğrusu.

Cizre’den, Sur’dan sonrası, Erdoğan’ın suçüstü yakalandığı yer Diyarbekir oldu.

Bir Diyarbekir Bedduası’dır bu! 

Son Türkiye Cumhuriyeti’nin Diyarbekir çıkartmasındaki, Başkomutan Erdoğan, "Er“ (Cengaver) değil artık.

Apoletleri sökülmüş, Don Kişot kadar hayalci değil, Yel değirmenine karşı savaşıp, ilk pervaneye çarptıktan sonra, onlarca Dev’e karşı savaştığını zannedip, yenildiğini hiç kabul etmeyen, kendince efsane adam da değil, Erdoğan.

Daha önce Diyarbekir’de attığı ilk turnuva çalımında, her yol Diyarbekir’den geçer derken, vakti zamanında, Diyarbekir’den kapı dışarı edileceğini zannedecek kadar zeki olmadığının farkında değildi.

Sonradan Barzani, Şivan ve Tatlıses üçlüsüyle gittiğinde Diyarbekir’e, Kürdistan’ın merkezine bir Truva Atı yerleştirebileceğini düşünmüştü.

Barzani, bu kentin ne ruhani ne de beşeri öncüsü olmadığının bilincindeydi. O da biraz Baba Barzani, biraz da yüzbinlerce sömürgeci ordunun Başkomutanı Erdoğan’ın kurduğu pusunun kurbanı oldu.

Şivan ise neden oraya gittiğini, neden Tatlıses ile Tayyip’e melodi fısıldadığını bilmeyecek kadar us’unun yıkandığını bilemeden, sonrada ne olabileceğini kestiremeden, bir yedek oyuncunun hayal kırıklığına uğramıştı. Yazık!

Sonrasında, Cizre’den sonra işlenen insanlık suçlarına karşı, Birleşmiş Milletler nezdinde suç duyurusunda bulunacak önemli merkezlerden biri, Güney Kürdistan’daki Hükümet olmasına rağmen. Olmadı. 

Paradoks ya, Diyarbekir Erdoğan’ı bir mıknatıs gibi çekip götürdü Diyarbekir’e.

Suçüstü yakalandığının farkına varınca: "Barışın fedaileri biziz. Özgürlüklerin fedaisi biziz" dedi.

Birincisi: kendisine inanan kimse yoktu; yanındaki Soy(lu)suz da inanmadı ona.

İkincisi: O da ağzından çıkanları duymak isteyen kulaklara sahip değildi. Çaresizlikten ve Diyarbekir’in tılsımlı atmosferinde neler söyleyeceğini bilmeyecek kadar çeresizdi.

Üçüncüsü: Hakkında müebbet hapis beklenen bir faili kurtaracak sözler mi bunlar? Hiç değil!

Yazarın diğer yazıları