Doğan Özgüden’in Sürgün Yazıları

Türk rejimi sınırları içinde doğan, ama “barbarizme gözlerimi kapar, boynumu kırar, dümenime bakarım“ demeyen herkesin, “kader“ çizgisi çatallıdır. Çatallardan biri, sürgün yollarını, öteki de zindanı, daha ötesi ölümü göstermektedir.

Yüz yaşına yaklaşan Türk devletinde, “ben insanım“ diyenleri bekleyen kader budur. Sabahattin Ali’nin kafasını ezdiler. Musa Anter’i, 75 yaşındayken tetikçilerin önüne attılar. Bir grup aydın ve sanatçıyı Sivas’ta, kaldıkları otelde sarıp topluca yaktılar.

Başlangıcından beri, böylesine pis ve kirlidir, bu devlet. Onun için, yaşama umutlarını avuçlarına alıp kaçış yoluna düşenler kervanı, kesintisiz uzadı, durdu

Yer yüzünde bugün, yüzbinlerce Türk rejiminden kaçan, sürgün yaşıyor.

Ama darbe veya seçimlerle “Reiz“ değiştikçe, sürgün yolları yeniden hareketleniyor. AKP rumuzlu İslamo-Faşist darbeden sonra, onbinlerce okumuş, aydın, sanatçı, yazar, gazeteci kendini can havlıyla sürgün yollarına vurdu. Dün, üniversite kürsülerinde bilimi seslendiren öğretim üyeleri, eğitimli insanlar, namlı gazeteciler, el kapılarında, tuvalet temizliğine razı oldular.

“Bendeniz“ de, yüz yıllık sürgün kervanında bir bireyim. Ama İnci Tuğsavul-Doğan Özgüden ikilisi, biz yaşayan sürgünler arasında en kıdemli.

Burada bir parantez açmak gerekirse eğer, Onlarla tanışıklığım, oldukça eskidir. 20 yaşımdaydım. Öğrenci ve Vatan gazetesinde, gazeteciliğe başlamıştım. Altı ay sonra, o güne kadar hiç karşılaşmadığım meslek ünlülerinden biri olan İlhami Soysal’ın çağırmasıyla, Akşam gazetesine geçtim ve Ankara bürosunda, Başbakanlık muhabiri olarak çalışmaya başlamıştım.

İnci Tuğsavul’u orada tanıdım. Gencecikti, o da. Burjuva kültürünü özümsemişe benziyor, şık giyiniyor, giydiğini de yakıştırıyordu. Ayrıca, bir başka farkı daha vardı: Beni şaşırtacak kadar hızlı ve on parmakla daktilo yazıyordu.

Küçücük büroda, benimle bir diyaloğu oldu mu, hatırlamıyorum. Ama daha sonra TRT’de maç anlatımlarıyla ünlenecek Aydın Köker ve haber şefimiz Bedii Güray’la sohbetleriyle, gelip giden sanatçılarla konuşmalarından, müzikle ilgilendiğini, gitar çaldığını biliyordum. Hakkında başkaca da hiç bir şey…

O nedenle, bir gün Bedii Güray’la tatışırken, “biz iktidara geldiğimizde” dediğini duyunca şaşırdım. Toplumsal sorunlardan uzak sandığım, gitar çalan genç kız, tutuklu bir militan gibi, radikal bir toplumsal değişimden söz ediyordu.

Çok geçmeden de, bizim bürodan ayrılıp İstanbul’a gitti. Ardından da Genel Yayın yönetmenimiz Doğan Özgüden’le evlendiğini ve gazete merkezinde çalışmaya başladığını duydum. “Biz“ demekle ne kastettiği, benim için artık malumdu. Doğan Özgüden sosyalistti. Türkiye İşçi Partisinin (TİP) de merkez yönetimindeydi…

Yeri gelmişken, Türk hinderlandında “gerçek sosyalist yetişmedi“ demeyeceğim, ama gerçek “sosyalist“ sayısı, parmakla sayılacak kadar azdı. Bugün de, yok denilecek düzeydedir. Sosyalist rozetli kişi ve sol kılıflı haraketlerin tümü, gerçekte Kemalistti. Sosyalist naralıların programları, Atatürk’e biatla başlıyor, toplantıları Atatürk büstünün gölgesinde gerçekleşiyor, Atatürke tapınma yürüyüşlerine katılıyorlardı. Adında Komünist ibaresi de bulunan, Moskova’dan beslenme Türkiye Komünist Partisi (TKP) “Atatürk ilke ve inkılapları“nın sesiydi. Dünyaya, Kürtleri “Atatürk devrimlerine baş kaldıran gericiler“ olarak anlatmakla görevli sayıyorlardı, kendilerini…

Doğan Özgüden, bu çoraklığın hepsi kedisiydi. Kendini geliştirerek kendi kaldı. Önce insan, sonra demokrat ve insancıl, sonuncu aşamada sosyalist…

Hiç bir evrede, sosyalist naralı Türk ırkçısı olmadı. Eğilip bükülerek, kirlenmedi. Yağmur damlası kadar temiz kaldı. ortasında, parmakla gösterilecek başlıca sosyalistti.

Gitar çalan genç kız (İnci Tuğsavul) dünyada benzerine nadir rastlanan bir eş profili ile yanında yer aldı, onun. Fedakar ve tamamlayıcı olarak…

Bu ikilinin şekillendirdiği Akşam gazetesi, 1960’ların ortasında, Hitler hayranlığından gelme ve İtalyan Mussolini yasalarının yürürlükte olduğu TC’de, insani bir kaleydi. Gazeteyi Doğan Özgüden yönlendiriyor, fakat, ona ruh veren birinci sayfayı da İnci Tuğsavul yaratıyor, kağıttan okul olarak okuyucu kitlesine ulaştırıyordu. Gazete uyaran, uyandırıp sorgulayan haberlerin yanında, Çetin Altan, her sabah üçüncü sayfada, ahir zaman dervişi edalı insanlık anlatıcısı olarak, okucularla buluşuyordu. İlhami Soysal ise militer ayrıcalığı deşmenin bedelini, kaçırılıp kemiklerinin kırılmasıyla ödüyordu.

Tabii ki, Mussolini yasaları zemininde demokrasicilik oynayan sistem, buna tahammül edemedi. Gazeteyi ekonomik ambargo altına alarak, karşılığında Doğan Özgüden’in kellesini istediler. Patron Malik Yolaç, teslim oldu. Ama bu gazeteyi kurtarmadı, batırdı.

Doğan özgüden ve İnci Tuğsavul’a gelince, onlar Ant dergisini organize ettiler. Ant’ın ilk sayısı, Yaşar Kemal’in “Zengin Mezarları, Yoksul Evleri“ röportajı, Çetin Özekin’in Faşizm anlatısıyla çıktı ve yoluna devam etti.

Sonra, 12 Mart askeri darbe süreci ve karı-kocanın sürgün yılları…

Ancak, sürgünde de susmadılar. Türk rejimlerinde acı çeken kimsesizlerin kimsesi, onların sesi oldular. Hala, başladıkları gibi devam ediyorlar…

Bu arada, Doğan Özgüden aralıksız yazdı. Anılarını “Vatansız Gazeteci“ başlığı altında yayımladı. Önümde, her biri üst üste konmuş iki tuğla kalınlığında, iki kitap duruyor: “Sürgün Yazıları“.

“Sürgün Yazılar“, değişik yerlerde yayımlanmış makalelerdir. Her biri, Türk tarihinden bir kesit. Tümü bir arada ise Türk rejimlerinin siyasal, sosyal ve ekonomik panoramasıdır

Kitapta Türk rejiminin insan görünme taklaları var. İnsanlara çektirdiği acılar, Kürtlerin trajedisi vardır. Ermeniler, Asuriler, Süryaniler, Rumların  çektikleri vardır. Bizler, kanlı rejimin yangına verdiği dünyamız ve her şeyden öte, “Sürgün Yazıları“ kitabında, Doğan Özgüden’in “Türk tipi solculara benzemeyen“ sol duruşu, kişiliği vardır…

Yazarın diğer yazıları