Doğanın katli

Çevre Koruma Haftası’ndayız. İlgili birkaç sınırlı kurum ve kişilerin sınırlı çalışmalarının dışında ne yazık ki bu konuda yeterli bir farkındalık oluşturulamadı.

Dünya çapında her yıl 7 milyon insan hava kirliliği nedeniyle erken yaşta hayatını kaybediyor. Raporlara göre, kirli hava Türkiye’de 2016-2018 yılları arasında 52 bin kişinin erken ölümüne neden oldu.

Dünya Sağlık Örgütü’nün raporlarına göre Avrupa’nın havası en kirli 10 şehrinin 8’i Türkiye’de bulunuyormuş.

Çevre ve doğayı koruma ve kollama duyarlığı için mektep medrese okuyup ekolojist olmamız gerekmiyor. Sorun hepimizi etkileyen bir durum olduğundan dolayı hepimizin sorunudur.

İnsan çevresinin ve doğanın bir parçasıdır, ancak parçası olduğu doğanın katili durumuna da dönüşmüştür.

***

Ne zaman çevreden, doğadan söz edilse Akira Kurosawa’nın “Düşler” filmini anımsarım.

İzleyenler bilir. Akira Kurosawa’nın bu her bir planı ayrı bir tablo estetiğine sahip, sekiz ayrı rüyadan oluşan başyapıtı, lirik bir görsel şölen sanki. Düşlerin ortak noktası çevre ve doğa… Her düş doğaya ithaf edilmiş epik bir aktarım. İnsanın doğaya ve kendine karşı işlediği suçlar ve yansımaları anlatıyor…

Yıllar öncesinde izlediğim bu filmde beni en çok etkileyen rüyalar; “Ağlayan iblis” ve “Su değirmenleri köyü” olmuştu. ‘Ağlayan İblis’ insanların kendi elleriyle dünyayı mahvetmesinin sonuçlarını çok etkileyici ve çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyordu. Kurosawa, bu kötü rüyadan hemen sonra da “Su Değirmenleri Köyü”nü belki de insana bir ders olsun diye, bir yol gösterici, bir dost tavsiyesi şeklinde sunmuş. Filmdeki yaşlı değirmenci, onunla sohbet eden gence; “Bugünkü insanlar doğanın bir parçası olduğunu unuttular ve hepimizin bağımlı olduğu doğayı yok ediyorlar. Havayı ve suyu kirlettiler, kirli hava ve su insanların kalbini de kirletti” der.

***

Evet… Kirlettiğimiz hava ve su, kalbimizi ve ruhumuzu da kirletti. Doğa katliamları tüm hızıyla devam ediyor. Doğa katili HES’lerden, nükleere, termik santrallere, zehir saçan endüstrisel ve madencilik faaliyetlerine, ormansızlaştırma ve insansızlaştırmaya uzanan “çılgın proje”leriyle hayatı yok etmeye devam ediyorlar.

Doğa; kendini sürekli olarak yenileyen ve değiştiren bir mekanizmaya sahiptir ama o kadar acımasızca ve vahşice üstüne gidiliyor ki doğanın kendini savunma stratejileri de bunları alt etmeye yetmiyor. Doğada kendiliğinden bir ekolojik denge olduğunu belirtir konunun uzmanları. İnsan dışında hiçbir canlı, gereksiz yere bir başka canlıyı öldürmez, katliam yapmaz. Bu vahşet sadece kendini modern diye niteleyen insanda görülür. Bu lanet olası “uygar”lığımıza bulaşmamış insanları, toplumları da bataklıklarımıza çektik.

***

Kızılderililerin Reisi Seattle’nin 1854 yılında ABD Başkanı Franklin Pierce yazdığı mektup bu alanda bir manifesto gibidir.

“…Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. O’nun bu ihtirasıdır ki toprakları çölleştirecek ve her şeyi yok edecektir… Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.

Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak…”

***

Doğanın bize kucak açması için; onun içinde kendimize de bir yer bulmamız için ve onun bizi kabul etmesi için kendimizi ona affettirmemiz gerekiyor. Bu bilinçten hareketle son dönemlerde doğaseverler güç oluşturmaya çalışıyorlar. Bir taraftan bu vahşetle mücadele ederken bir yandan da şehirlerde hiçbir sorun yokmuş gibi yaşamaya devam eden insanlara ayna tutmak ve bu soruna ortak etmek için çabalıyorlar. Unutmayalım ki bu tür organizelere katılmak ve destek vermek hepimizin yaşama karşı ortak sorumluluğudur.

Yazarın diğer yazıları