Doğu Almanya neden AfD’yi seçti?

Doğu Almanya’nın bugünündeki ırkçılığı anlatmaya 70 yıl öncesinden ve sosyalist bir ülkenin mirasından başlama fikri, kulağa tuhaf gelebilir; fakat bu gerçek bir anlama çabasının kaçınılmaz durağı, çünkü bugünkü toplumsal reflekslerin köklerinin o günlere de uzandığı, oldukça açık.

Doğu Almanya ve radikal sağ –  1 

Osman OĞUZ         [email protected]

Doğu Almanya, coğrafi olmaktan çok siyasi bir tasnif. İkinci Dünya Savaşı ardından Almanya’nın Sovyetler Birliği tarafından idare edilen işgal bölgesi, daha sonra reel sosyalist prensiplerle kurulacak olan Almanya Demokratik Cumhuriyetine (DDR) teslim edilecekti. Brandenburg, Mecklenburg-Vorpommern, Saksonya, Saksonya-Anhalt ve Thüringen eyaletleriyle Berlin’in bir bölümünü kapsayan bu bölge, DDR’nin ve Berlin’i ikiye bölen duvarın yıkılmasından 30 yıl sonra halen “Doğu Almanya” olarak anılıyor; kendine has sosyokültürel, iktisadi ve siyasi özellikler gösteriyor.

Bu dosyaya vesile olan, sağ popülist “Almanya için Alternatif” (AfD) partisinin bölgedeki güçlenmesinin Avrupa Parlamentosu seçimleri dolayısıyla yeniden görünürleşmesi oldu. Fakat buna rağmen dosyanın başlığı, “AfD” veya onun temsil ettiği “sağ popülizm” ile sınırlı değil. “Radikal sağ” tamlamasının muradı, meselenin bir yandan AfD’yi kapsayan ve aşan tarihsel arka planına, öte yandan birlikte okunması gerekli başka sağ aktörlere beraber dikkat çekebilmek. Keza Almanya’da ırkçı/neonazi hareketin bugününü belirleyen ve kabaca “yeni sağ”, “AfD” ve “Neonaziler” olarak tasnif edilebilecek akımlar, -yarınki bölümde işleneceği üzere- birbirleriyle oldukça ilişkili. En önemli kaynaklarından biri Doğu Almanya olan “aşırıcılık” teorisi ve “aşırı sağ” tanımlaması ise ana akım medyadan çeviriler dışında bu dosyada yer almayacak; zira bu tanım, sağ ile radikal solun toplumsal imajını eşitlemeye (“İkisi de aşırı, biz ‘normal’ olalım!”), ırkçılığın köklerini belirsizleştirmeye ve meselenin esasını gizlemeye hizmet ediyor.

Dosyanın ilk bölümü “Doğu Almanya neden AfD’yi seçiyor?” sorusuna yanıt arayışını, ikinci bölümü Alman sağının genel işleyişini, üçüncü bölümü ise son yükselişin Alman ana akım medyasının farklı mecralarında nasıl tartışıldığına dair örnekleri içerecek.

DDR sosyalizmi ile kapitalist dönüşümün ortak ürünü

Nazilerin 58 bin kişiyi öldürdüğü Buchenwald Toplama Kampının 1958’de bir anıt olarak yeniden açılışı vesilesiyle düzenlenen törende, dönemin Almanya Demokratik Cumhuriyeti Başbakanı Otto Grothewohl, kalabalığın alkışları eşliğinde müjdeliyordu: “Hitler faşizmi, 1945’te askeri olarak yenilgiye uğratıldı; fakat yalnızca Almanya’nın bir bölümünde, Doğu Almanya Cumhuriyetinde, köklerine varana değin yok edildi.”

Adalet Bakanı Hilde Benjamin de bu törenden dört yıl sonra kendinden emin bir konuşmayla Grothewohl’u takip edecekti: “Doğu Almanya Cumhuriyeti topraklarında bütün Naziler ve savaş suçluları adil cezalarına çarptırıldı; fakat Doğu Almanya Cumhuriyetinde çoktan tarih olan [bu ödev], Batı Almanya Federal Cumhuriyetinde halen güncel bir ödev olmayı sürdürüyor.”

‘Dimitroff terk’ faşizm

Sosyalist Doğu Almanya, Nazi rejiminden dolayı suçluluk duymuyordu. Zira onlar, “Nazi Almanyasının, ‘üçüncü Reich’ın değil, Almanya Komünist Partisinin antifaşist mücadelesinin devamcısı” ve “yeni ve daha iyi bir Almanya” kurmak ülküsüyle donanmış idiler. Nazi rejiminin yalnızca faşist bir dalganın değil, aynı anda buna müsait ve amade bir toplumsallığın suçu olduğuna dair bir tartışma yürütülmüyordu. Zira o toplumsallık, geleneksel sosyalist anlatının romantize edip kutsiyet atfettiği “halk”ı da meydana getiriyordu. Faşizm, neredeyse yalnızca Bulgar komünist Georgi Dimitroff’un tezleri ışığında tartışılıyor; “finans kapitalin en gerici diktatörlüğü” ve esas olarak işçi sınıfını baskı altına almanın bir formu olarak tanımlanıyor; onun işçi sınıfı da dahil olmak üzere toplumsallıktaki -dolayısıyla tek tek bireylerdeki- tarihsel kökleri, sömürgeci kişilik gelişimi yüzgeri ediliyordu. Suçlu, “faşistler” idi; Alman halkı, en fazla “manipüle edilen, kandırılan” olarak suça ortak edilmişti. Binlerce Nazi yetkilisi hapse atılmış, “suçlular” cezalandırılmıştı; dolayısıyla sorun, Adalet Bakanının coşkuyla söylediği gibi “tarih olmuştu”.

Faşizmi neredeyse “kriminal bir vakaya” indirerek tartışan bu yaklaşım, hafızayı da bir hiyerarşinin gölgesinde inşa ediyordu. Nazi rejimi tarafından öldürülenler, “kurbanlar” ve “direnişçiler” olarak ikiye ayrılmış; anıtların çok önemli bir bölümü “direnişçiler” (ağırlıkla Komünist Parti üyeleri) onuruna düzenlenmişti. Kamusala da yoğun bir ideolojik çalışmayla taşınan bu diskur, ırkçılığın tartışılmasını neredeyse olanaksız kılıyordu. Keza milyonlarca insanın toplumsal bir meşruiyet eşliğinde katledilmesine neden olan ırkçılık, “egemen sınıfların işçi sınıfının dikkatini dağıtmak için oynadığı bir oyun” olarak tanımlanıyordu.

DDR’de antisemitizm

Almanya Demokratik Cumhuriyeti (Deutsche Demokratische Republik, DDR), 70’li yıllara değin kurbanlara tazminat ödemeyi de reddedecekti. Mutlak iktidar Sosyalist Birlik Partisine (SED) göre faşizmle hesaplaşmanın en etkili yolu, kapitalist varlığı kamulaştırmaktı ve bu gerçekleşmişti. Doğu Almanya’nın ödenecek hesabı kalmamıştı. Yahudi örgütlerine veya İsrail’e tazminat ödenmesi gerektiğini savunan birçok kişi, özellikle 50’li yıllarda, “siyonist ajan” olmakla, dolayısıyla “vatana ihanet” ile suçlandı ve “halkın kaynaklarını Yahudi para babalarına peşkeş çekmek istedikleri” propagandası yapıldı. Aralarında cemaat önderlerinin de bulunduğu 400’den fazla Yahudi, sıkı kontrollerden ve tutuklanma tehdidinden kurtulmak için ülkeden kaçmak zorunda kalacaktı. (1)

***

Doğu Almanya’nın bugünündeki ırkçılığı anlatmaya 70 yıl öncesinden ve sosyalist bir ülkenin mirasından başlama fikri, kulağa tuhaf gelebilir; fakat bu gerçek bir anlama çabasının kaçınılmaz durağı çünkü bugünkü toplumsal reflekslerin köklerinin o günlere de uzandığı, oldukça açık.

Bundan 61 yıl önce artık esamesinin bile kalmadığı, “köklerine varana değin yok edildiği” söylenen faşizmin güncel formu, hafta sonu yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde eski Doğu Almanya eyaletlerinin tamamında en azından ikinci parti, ikisinde ise birinci parti oldu. Mecklenburg-Vorpommern haricindeki eyaletlerde sağ popülist Almanya İçin Alternatif (AfD), yüzde yirmiden fazla oy aldı. Sonbaharda eyalet parlamentosunu seçecek Saksonya ve Brandenburg’da yaklaşan zaferlerinin sinyalini şimdiden, sandıktan birinci çıkarak vermiş oldular. Eğer bu güçlü Doğu Alman desteği olmasaydı, diyelim ki Doğu Almanya’da hiç oy kullanılmamış olsaydı, AfD’nin oy oranı yüzde 9’da kalacaktı.

Ortalama ırkçı: Yaşlı bir erkek

“Doğu Almanya AfD’yi neden seçiyor” sorusuna gelmeden önce, “AfD’yi kim seçiyor?” sorusuna yanıt bulmaya çalışalım…

Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ırkçı partinin oy oranı, 30 yaş altı seçmenler arasında yüzde 6’da kalıyor. Parti, kadın seçmenlerden yüzde 7 oy alırken, erkek seçmenlerde bu oran yüzde 13’e çıkıyor. İlkokul mezunlarının yüzde 12’si, ortaokul mezunlarının yüzde 13’ü, üniversite mezunlarının ise yüzde 5’i AfD’yi seçiyor. (2)

Bu veriler ışığında denilebilir ki ortalama AfD seçmeni, eğitime çok heves etmemiş, görece yaşlı bir erkek.

Elimizdeki veriyi ırkçılığın en güçlü olduğu Doğu Almanya’ya uygularsak karşımıza çıkan tip, ya DDR’de büyümüş ya da orada “eğitilmiş” olanlarca yetiştirilmiş; dolayısıyla sosyopolitik gıdasını DDR’deki faşizm/antifaşizm ve geçmişle yüzleşme diskurundan almış oluyor.

Yola bu köprüden başlarsak, “Doğu Almanya neden AfD’yi seçiyor” sorusunun yanıtına daha kolay ulaşabiliriz. Argümanlardan ilki ve bana göre gücü küçümsenmeyecek olanı, faşizm sonrası yüzleşme kültürünün bu topraklarda yazının ilk bölümünde anlatılan gerekçelerle paralize olmasının, otoriter eğitimin ve “reel sosyalist” ülkelerin tamamında bir handikapa dönüşen romantik ve militarist “halk” anlatısının bugüne uzanan yansımaları. (3)

***

Bu elbette meselenin yalnızca bir tarafı. En az DDR dönemi ilişkileri kadar etkili olan başka faktörler, DDR sonrası dönemde, Doğu’nun Batı’ya iltihakı sırası ve sonrasında yaşananlarda yatıyor. Bunları maddelemek, anlatımın derli-toplu olması açısından verimli olabilir:

1. Göç faktörü: Doğu Almanya, özellikle eğitimli nüfusun dışarıya “kaçması” sorunuyla henüz DDR döneminde yüzleşmek zorunda kalmıştı. Ülkenin nüfusu, (sınırı geçmenin önündeki ciddi zorluklara rağmen) 1948 ila 1989 yılları arasında 19,1 milyondan 16,4 milyona geriledi. DDR, ortaya çıkan işgücü eksikliğini başka sosyalist ülkelerden getirilen göçmen işçilerle kapatmaya çalışacak; fakat bu duruma da sömürgeci ve ırkçı uygulama ve tepkimeler eşlik edecekti. (4) Duvarın yıkılmasının ardından da Doğu Almanya’dan yaklaşık dört milyon kişi Batı’ya göç etti. Bunların çoğunluğu eğitimli ve 25-30 yaş arasıydı. (5) Bu veri, andığımız “ortalama AfD seçmeni tipi” ile birlikte düşünülebilir. Doğu Almanya, “kafası açık”, farklılıklarla yüzleşmekten korkmayan ve eleştirel düşünme potansiyeline sahip yurttaşlarının önemli bir bölümünü kaybetmiş; politik ve sosyal yönetim, bugün birçok yerde kolaylıkla görülebileceği üzere, “ihtiyarlara” kalmıştı.

2. Neoliberal dönüşüm: Doğu Almanya endüstrisi, duvarla birlikte yıkıldı; özellikle büyük ve orta ölçekli devlete ait sanayi kuruluşlarının neredeyse tamamına, Batı Almanya kapitalizmi tarafından kilit vuruldu. Bu politikanın etkileri, bugün de varlığını sürdürüyor. 2006 yılı verilerine göre Batı Almanya’da 100 bin kişi başına 57 endüstri kuruluşu (20’den fazla çalışanı olan) düşerken, Doğu Almanya’da bu rakam 52. İpin koptuğu veri ise bu kuruluşların çalışan sayısı: Batı’da ortalama 137, Doğu’da 84. Bu, duvarın yıkılması ardından gerçekleşen yoğun göç dalgasının da sebeplerinden biri ve Doğu ile Batı arasında gözle görülür bir gelir eşitsizliğine de yol açıyor. Batı’da çalışanların ortalama geliri yıllık 42 bin 968 Euro iken, bu rakam Doğu’da 34 bin 308 Euro’ya düşüyor. Bir çalışan, Hamburg’da ayda ortalama 3 bin 619 Euro, Sachsen’da 2 bin 479 Euro kazanıyor. (6)

Kendisi de DDR’de doğan ve sağ seçmene ilişkin araştırmalar yapan Teolog Frank Richter, ARD televizyonunun hazırladığı belgeselde AfD seçmenlerinin hissiyatını şöyle özetliyor: “Batı Almanya’da 1945’ten sonra demokrasi geldi ve ona refah artışı, ekonominin güçlenmesi eşlik etti. […] Almanya’nın doğusunda demokrasi, 1990’da geldi ve ona çalışma alanlarının yitirilmesi, endüstrinin yok edilişi ve büyük kentlerdeki insansızlaşma eşlik etti.”

Federal Politik Eğitim Merkezi Başkanı Thomas Krüger ise n-tv televizyonuna şunları söylüyor: “Birçoğu neoliberal dönüşüm sürecinde ‘trenden düştü’ ve bunların çoğu, DDR döneminde de yüksek mevkilerde olmayanlardı.”

3. Aşağılık kompleksi: Almanya’nın en büyük araştırma şirketinin genel müdürü Manfred Güllner, Doğu Almanya’da yaşayanların bir bölümünün kendilerini “birleşmenin yenikleri” olarak gördüğünü, bu nedenle AfD’yi seçtiğini söylüyor ve ekliyor: “Bunu durumları gerçekten, objektif olarak kötü olduğu için yapmıyorlar; subjektif bir mağduriyet duygusundan dolayı yapıyorlar.”

Doğu’nun iltihakı ardından özellikle eğitimde çalışan birçok kişinin diplomaları geçersiz sayıldı ve yeniden eğitim almaları şartı koyuldu. İçine doğdukları normlar, bir anda “geçersiz” veya “yetersiz” olarak açıklanmaya başlanmış, hatta bu normlara bağlılık bir suça dönüşmüştü. Bu, neoliberal dönüşümün sarsıcı etkileriyle de birleşince, bir kimlik krizini doğuracaktı. Onlar, “Doğu Alman”dı ve kendilerini “Batı”ya kanıtlamak zorundaydılar. Öte yandan Batı Almanlar, Doğu’nun restorasyonu için vergi ödemeye başlamışlardı ve bu, iki tarafta da “bağımlı/asalak Doğu” imajını pekiştiriyordu. Buna ciddi toplumsal kabul gören esprileri, Doğuluların zekasının yaygın bir biçimde küçümsenmesini, Almancanın doğulu ağızlarının alay konusu edilmesini de eklemek mümkün. (7) Bunlar, öfke ve şiddetli tanınma arzusu çağıran bir aşağılık kompleksinin zeminini ortaya çıkarıyor.

(1) Aynı dönemde Çek Sosyalist Cumhuriyetinde Komünist Parti eski genel sekreteri Rudolf Slansky’nin de aralarında olduğu 11 Yahudi “siyonizmin ajanı olmak” suçundan idama mahkum edildi; Moskova’da “Doktorlar Komplosu” olarak anılan dava kapsamında birçok doktor aynı suçlamayla tutuklandı. Doğu Almanya’da ise antisemitist tutuklamaların sembolü, birçok parti üyesiyle birlikte ajanlık suçundan tutuklanan SED Politbüro ve Merkez Komite üyesi Paul Merker olacaktı.

(2) Europawahl 2019: Grüne holen Erdrutschsieg bei jungen Wählern, Merkur Dergisi, 27 Mayıs 2019.

(3) O anlama gelmez ya, yine de yanlış anlaşılmaların önünü almak için ekleyelim: DDR’deki yüzleşme pratiklerine ilişkin eleştiri, toplumsallığın ancak 60’larda tartışılmaya başlanabildiği Batı Almanya’da bu işin gayet düzgün yapıldığı anlamına gelmez.

(4) Dönem ırkçılık ve sömürgeciliğinin bir örneğini, “Jorge Gomondai cinayeti ve patetik sömürge(ci)lik” yazısında anlatmaya çalışmıştım: http://yeniozgurpolitika.net/jorge-gomondai-cinayeti-ve-patetik-somurgecilik/

(5) Zug nach Westen – Anhaltende Abwanderung, Bundeszentrale für politische Bildung, 30 Mart 2010.

(6) Starkes Gehaltsgefälle zwischen West und Ost, Handelsblatt, 3 Ağustos 2018.

(7) Buraya kişisel bir gözlemi de ekleyeyim: Doğu Almanya’nın radikal solcuları bile gözle görülesi bir hırsla “Batılı kibrinden” bahsediyor ve hatta Batılı olarak kodlanan Interventionistische Linke (IL) gibi sol örgütlerin tezleri, peşin reddiyelerle karşılaşabiliyor.

YARIN:

– Modern Alman sağının işleyişi

– Mülteci parantezi

– Alman aktivist Wegner: Toplumun en az dörtte biri bizi yok etmek istiyor

– En soldan en sağa oy kayması

Yazarın diğer yazıları

    None Found