Dört kardeş

Dört kardeş intihar etti, birlikte. Bir not bıraktılar kapıya, başkaları zarar görmesin diye, naifçe. İntiharlarından sonra dört bekar kardeşin bir arada yaşamasından, evlenmemiş olmalarına, kardeşlerin mesleklerinden, evlerinin içindeki kitaplara, bakkala olan borçlarına kadar herşey sorgulandı. Bir gazeteci bedeni soğumayan dört kardeşten birinin sigorta kayıtlarına bile bakarak olaylardaki derin komployu açığa çıkarmaya bile çalıştı. Hükümetin bakanlarından biri münferit bir olay diyerek üstünü çizdi. Diğerleri de sıraya girdi, intiharın tuhaflığını anlatmak için. Halbuki Engels 1845’te İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu’nda “eskiden üst sınıfların kıskanılası ayrıcalığı olan intihar, İngiliz işçiler arasında da moda haline gelmiştir; birçok yoksul, başka çıkış yolu bulamadıkları zaman sefillikten kurtulmak için kendini öldürüyor…” demişti. Bugün bundan bir adım ileri gitmeyen analizler birbirini kovalıyor hala.

İnsan hayatının, yaşamın değerinin fiyatlandırıldığı bir çağda yaşıyoruz birkaç nesildir. Bir süredir bu çağın baskın değerlerine alternatif insani değerler marjinalleşti. İnsanlara uzun zamandır, üstündeki kıyafete, içinde yaşadığı eve ve yolda kullandığı araca göre kıymet veriliyor. Evsizlik, sakatlık gibi hetero-normalite dışındaki her yaşayış biçimi tuhaf karşılanırken, toplumsal cinsiyet normlarının dışındaki her duruş veya bir sözleşme olarak dili kullanış biçimine alternatif söylemler düşman olarak kabul ediliyor. Gündelik hayatı daha da garipleştiren ise normalliğin hem yerel ölçekte hem de dünya ölçeğinde çatışmalı hali değil sadece; her toplumsal ve siyasal güce sahip olan akımın da normallerinin oluşması. Bu normallik ölçülerinin ise birbirlerinin tam tezatını oluşturma haliyle bütünleşerek gerçek bir alternatifi inşa etmekten uzaklaşması.

Gündelik hayatımıza kısa bir gözatsak ne görürüz, işsizlik, yoksulluk ve geleceksizliğin hakikatlerinin yanı başında şatafatlı gösteriler haline gelen hayatlar, pahalı kıyafetlerinden kimlik/duruş edinmeye çalışan insanların oyun alanlarının çelişkilerini belki. Neredeyse kendilerini değerli olduklarına inandırmak için piyasada fiyatı olan vasıflarını sadece işyerinde değil sosyal yaşamlarında da öne çıkaran bir sürü insan, aralarında normalleşen rekabet ve derinden gelen değersizlik duygusu. Zira eğitimi, vasfı ve çalışma deneyimi ne olursa olsun, güvencesizliğin maddi dünyası aynı şekilde işliyor: belirli süreli sözleşmeler, yeteneğe veya deneyime göre değil ihtiyaca göre yapılan işler, beklenen sınırsız esneklik karşısında işverene veya devlete biat. Çok tehlikeli bir yer olsa da işyerlerinin tehlike haritasını bile çıkaramadan, işin kendisinin riskleri karşısında kendini koruyamadan, maliyet hesabı yapıldığı için aşınmayan önlemlerden hayatları ve gelecekleri çalışan insanları düşünün. Uzun saatler çalışmanın üzerine, evde bile telefon veya bilgisayar aracılığıyla iş saati hesaplamasına girmeden yapılan işleri düşünün. Kendinizden ve sevdiklerine ayıracağınız zamandan çalınan saatleriniz sadece tekrar etmeniz istenen biat ispatı. Sürekli iş peşinde yollarda veya iş neredeyse orada yaşamaktan parçalanan gündelik hayatınızı düşünün. Bu işlerin kendisi, insanın sosyal ve politik varlığını parçalamak üzere kurulu değil mi zaten.

Televizyonda satılan dizilerin sunduğu hikayelerin içinde unuttuğumuz hayatımız, kentin topraktan koparılmış rutinlerinde ise faturaların, gıda ve ulaşım masraflarının sürekliliği karşısında bizleri her gün acı çekerek gittiğimiz işlerimize hapsetmiyor mu, ruhsal ve her türlü bedensel rahatsızlıkları yarattığını bile bile, karakterimizi aşındırdığını göre göre? Ya işsizlik… bunca prangaya dönüşen faturalar yaşamın maliyeti değil mi, nefes almak için ödemek zorunda olduğumuz bir maliyet. Kentsel hayatın, işçileşmenin ve mülksüzleşmenin en önemli dinamiği olan borçlanma, sadece bugünü değil geleceğimizi de ipotek altına almıyor mu? Kamu kurumlarının işsizlik raporlarına baktığımızda bile işsizliğin işçi olamayanların becerisizliği veya şımarıklığı olarak değerlendirildiği kibar cümleler görürüz. İş cinayetlerinde ölenlerin, dikkatsizlikle suçlanması gibi… intihar eden ise günah işlemişti değil mi?

Dört kardeşin intiharı, kendini yakan veya intihar eden diğer işsizleri, barış akademisyeni Mehmet Fatih Traş’ı, Kürt olduğu için hakaret edilen güvenlik görevlisinin intiharını ve diğer ölümleri yeniden önümüze getiriverdi. Dört kardeşin intiharı, haysiyete saldıran bu sistemi çırçıplak ortaya serdi; aynı zamanda iktidarın terzilerinin insanlıktan çıkmışlığını ve bu rejimin çarklarının yaşamı koruyarak değil yok ederek döndüğünü de.

Yazarın diğer yazıları