Dün Cizre bugün tüm coğrafya…   

Cihan DENİZ

Ünlü Amerikalı komedyen Groucho Marx’ın sözüdür “aptal gibi görünmesi, aptal gibi konuşması sizi yanıltmasın sahiden aptal bu.” Biz de diyoruz ki “faşist gibi görünmesi, faşist gibi konuşması sizi yanıltmasın sahiden faşizm bu.”

Nasıl bir rejim altında yaşadığımızı bir kez daha anlamak için, eğer unuttuysak veya sahte hayallere kapıldıysak rejimin karakterini yeniden hatırlamamız için bu yazının kaleme alındığı 13 Kasım’da yaşananlar bile tek başına yeterlidir.

Barış isteyen, özgürlük isteyen HDP Gençlik Meclisi üyeleri haksızca gözaltına alındı ve götürüldükleri polis merkezinde işkenceye maruz kaldı. Yazının kaleme alındığı an itibarıyla gençler hala işkence altındadır.

Beyaz Türk Faşizmi ile Yeşil Türk Faşizmi arasında Kürt karşıtlığı temelinde kurulan ittifakın sabah kahvaltısında bir kez daha Kürt halkının iradesi vardı. Faşizmin doymak bilmez iştahının hedefi bu kez Yenişehir, Hazro, İdil ve Akpazar belediyeleri oldu. AKP’nin artık hayalinde bile göremeyeceği oy oranları ile belediye eşbaşkanı seçilenlerin yerine faşizmin temsilcileri “kayyum” olarak atandı.

Yine bugün, her zaman ezilenlerin ve halkların yanında kararlı bir şekilde durmasa da, yazıları ve duruşu ama belki de en büyük günahı olan “Atakürt” yazısı nedeniyle Ahmet Altan bir kez daha bu ülkenin karanlık güçlerine kurban edildi ve her tülü hukuki değerler ayaklar altına alınarak ve kendisine karşı bitmez tükenmez bir nefretin sonucu tahliye edildikten birkaç gün sonra bir kez daha tutuklanarak cezaevine konuldu.

Ne bu gelişmelerin birbirinden bağımsız olduğu söylenebilir ne de bunların daha önceki benzer gelişmelerden bağımsız olduğu söylenebilir.

Bu bağlamda Türkiye’de faşizmin özünü ve karakterini en iyi ortaya koyan sözlerden biri de dönemin iktidar milletvekillerinden birinin faşist dayatmaları kabul etmeyip direnen ODTÜ öğrencilerine ilişkin Aralık 2015’de sarf ettiği “Cizre’ye nasıl girildiyse ODTÜ’ye de öyle girilir. Öğrenciler hapse mi atılır ne yapılır ben bilmem ama artık eski Türkiye yok.” şeklindeki sözüdür.

İktidar mensuplarının ağzından çıkıp da gerçekleşen tek şey belki de bu sözdür. Sadık kaldıkları tek vaat Türkiye’ye faşizmi getirmek oldu. Gerçekten de o gün bugündür faşist iktidar bloku her yere Cizre’ye nasıl girdiyse öyle giriyor. O gün Cizre’de yaşanan insanlık dışı ne varsa bugün sadece Kürdistan’ı değil tüm Türkiye’yi bir ur gibi sarmış ve onu hücre hücre tüketmektedir.

Tersten aldığımızda ise bugün yaşananların temelinde o gün Cizre için bir şey yapılmaması, bağıra bağıra gelen katliamın önüne geçilememesi yatmaktadır. Son sözleri “Diz çökmedik, bizimle gurur duyun” olan Cizre Halk Meclisi Mehmet Tunç yine basına verdiği son demeçlerinden birinde “biz katledildikten sonra gelip bize sahip çıkmayın” demişti. Ne kadar da doğru söylemişti Mehmet Tunç; gerçekten de o gün onlara sahip çıkmayan, onların katledilmesine engel olamayan bizler, barış, demokrasi, adalet adına geride aslında sahip çıkılacak çok da bir şey kalmadığını anlayamamıştık. Cizre’de olanın bir istisna hali olmadığını, tersine, iktidar politikalarının kuralı olduğunu kavrayamadık.

Vahşet bodrumlarında yakılan aslında bu topraklarda barış, demokrasi ve adalet namına geriye kalanlardı. Cizre’de sergilenen vahşet aslında iktidarın kendisine direnenlere son noktada nasıl yanı verebileceğini, iktidarını koruma adına hukuku, temel insan haklarını nasıl ayaklar altına alabileceğini ortaya koymaktaydı. Ama barış ve demokrasi mücadelesi veren güçler maalesef iktidarın aslında çok açık bir şekilde verdiği mesajı bu netlikte almamıştı. Bunu başta böyle anlaşılmış olsaydı bugün bu coğrafya bambaşka bir yerde olabilirdi; bambaşka şeyler tartışıyor olabilirdir.

Tekrar başa dönecek olursak, Cizre deki vahşet de, belediyelere atanan kayyumlar da gençlerin gözaltında maruz kaldığı işkence de ve en son Ahmet Altan’ın yeniden tutuklanması da, tıpkı yaşanan diğer hukuksuzluklar gibi birbiriyle bağlantılıdır; iktidarın tahayyül ettiği Türkiye’nin dışa vurumlarıdır.

Bu topyekûn saldırıya karşı her alanda ve her cephede birleşik bir demokrasi ve barış mücadelesi vermek zorundayız. Kürdistan’ın özgürlüğünün Türkler ile Kürtlerin ortak mücadelesinden geçtiğinin ta en başından beri farkında olan Kürtler, tüm eksikliklerine ve yetmezliklerine rağmen, bu ortak mücadele için ellerinden gelenin fazlasını yapmıştır ve yapmaya devam etmektedir.

İktidar kural tanımadan uyguladığı tüm baskılarına sebep olduğu onca acıya rağmen hala amaçladığı rejimi kuramamışsa bu sadece Kürtlerin ve dostlarının tüm halkların özgürce ve barış içinde yaşaması için pratik, teorik, örgütsel her alanda can pahasına verdiği mücadele, bu amaç doğrultusunda yarattığı kurumlar ve bunlar temelinde tüm Türkiye halkları nezdinde yarattığı umut sayesinde olmuştur. Sadece 31 Mart seçimleri ve sonrasında Kürt aklının ortaya koyduğu stratejinin iktidarı dumura uğratması bile tek başına bunu görmek için yeterlidir.

Ama hiçbir ahlaki, politik ve hukuki sınır tanımayan bu iktidara karşı bunun yeterli olmadığı açıktır. Yapılması gereken, o parti bu parti demeden, iktidarın faşizmine karşı halkların en geniş birlikteliğini sağlamaktır. İktidarın siyasi yönelimlerinden ve pratiklerinden rahatsız, bunlara karşı bir şey yapılmasını bekleyen ama en başta ana muhalefet partisi olmak üzere siyasetten umudunu kesmiş kesimleri, bireyleri, aydınları bir araya getirmektir. Bu temelde barış, demokrasi ve adalet mücadelesini yükseltmektir. Bunun yolu ise HDK ve sonrasında HDP’nin kurucu ideolojisi olan radikal demokrasiyi düşünsel, politik ve örgütsel temelde daha güçlü bir şekilde hayata geçirmektir.

Yazarın diğer yazıları