Dünyanın meseleleri…

ABD ve müttefiklerinin İran’ı çevreleme-iktidar değiştirme emperyalist siyaseti artık kronik bir krize dönüşme eğiliminde. Bu durumun kalıcı hale gelmesinde İran yönetiminin tercih ettiği “kısasa kısas” diye özetlenebilecek “güç”ün egemenliğine dayalı politikaların da kuşkusuz büyük payı var.

Nitekim geçen hafta İran Atom Enerjisi Kurumu’nun Erak’taki nükleer tesislerde çalışmalara yeniden başlayacağı duyuruldu. Bunun ilk elden anlamı nükleer silah üretimi için bir adım daha atılması ve nükleer anlaşmayı kurtarmak isteyen ülkelere karşı da “elinizi çabuk tutun” şantajıdır. Arkasından İran tarafından duyurulan yeni “başarılı füze denemesi” aynı kısas hikayesinin bir devamı. İran yönetimi “ABD şeytanı”nı işaret ederek bu süreçte büyük zarar gören ve görmeye de devam edecek olan İran halklarını milliyetçi hezeyanla gemlemeye çalışacak.

ABD’nin çekilme kararına rağmen anlaşmaya taraf İngiltere, Fransa, Almanya, Çin ve Rusya nükleer anlaşmanın nasıl kurtarılabileceğine yönelik görüşmeler için geçtiğimiz hafta sonu Viyana’da bir araya geldi. Toplantıya katılan İran Dışişleri Bakan Yardımcısı ve nükleer müzakereci Abbas Irakçi toplantı sonrası görüşmelerin “yapıcı” geçtiğini söyledi. Irakçi, “Avrupalı ülkeler taahhütlerini yerine getirmediği sürece İran, anlaşmadan doğan yükümlülüklerini azaltmaya devam edecektir” dedi. Özetle kendi kuyruğunu kovalayan kedi misali kısasa kısas yaklaşımına devam.

AB’nin (Fransa’nın öncülüğünde) özellikle kendi “güçlü Avrupa” politikaları bağlamında “nükleer anlaşmayı kurtarmak” için Rusya ile iş birliğini geliştirmeyi tercih etmesi muhtemel olasılık. Bu politikanın ABD’ye meydan okumak gibi bir anlamı da olacağı için bir hayli zorlu bir sürecin onları beklediği söylenebilir.

Burada Birleşik Krallık’ın pozisyonu dikkat çekici. Trump’ın ülküdaşlarından olduğu bizzat Trump’ın tiwitleriyle teyit edilmiş olan yeni Başbakan Boris Johnson’ın ABD’nin İran siyasetine daha fazla angaje olması kaçınılmaz. Bu doğrultuda geçen hafta “Hürmüz Boğazı’nda deniz taşımacılığı güvenliğini sağlama gerekçesiyle Avrupa liderliğinde bir misyon oluşturmak” diye özetleyebileceğimiz bir politika gündeme getirildi. İran bunu “provokatif bir öneri” olarak gördü. AB’den ise özellikle Brexit ile ilgili Johnson’ın tutumu nedeniyle bir destek alması zor. Fakat bütün bunlar İngiltere’nin bölgeye ikinci bir savaş gemisi göndermesini ise engellemedi…

Yukarıda dünyanın önemli gündemlerinden birini özetlemeye çalıştım. Fakat gördüğünüz üzere bu tartışmalar içinde dünyanın/insanlığın geleceğine ilişkin bir kaygı duyulduğuna dair maalesef bir işaret yok. Tartıştıkları şeyler varsa yoksa kapitalizmin yağmasının kendi hükümranlıklarında nasıl sürdürebileceği arayışından öte değil.

Örneğin siz hiç İran yönetiminden şimdiye kadar silahlanma politikaları yerine, ekolojik-demokratik toplum, iklim krizine karşı bir şeyler yapalım, halkımız da sellerde, depremlerde yok olmasın diyen bir politika duydunuz mu? Ya da Trump’tan dünyanın ciğerleri Amazonlar’da her gün insan ve orman katliamı yapmaktan imtina etmeyen faşist Bolsonaro’ya karşı herhangi bir kınama?

Brezilya Ulusal Uzay Araştırmaları Enstitüsü (INPE) verilerine göre bu ay içinde Amazonlar’da bin kilometre kareden fazla ormanlık alan tahrip edildi. Bunun sorumluluğunu “Amazonlar Brezilya’nındır, sizin değil.” fütursuzluğuyla üstlenen Bolsonaro’nun bırakın kınamayı en hafiften hak ettiği şey uluslararası planda gayri meşru ilan edilmesidir. Tabii gülüyorsunuz, siz de haklısınız, hangisi meşru ki ötekini gayri meşru ilan etsin…

İklim Krizi’nin var olduğuna inanmayan Trump’ı zaten saymıyorum, peki Sudan’da üstlendiği Merowe Barajı inşaatı yakınındaki çöl arazisine nükleer atıklarını istiflediği ortaya çıkan nevi zuhur emperyalist Çin’i mi sayacağız? Ya da memleketin her tarafını maden ve inşaat alanına dönüştürmekte kararlı olan diktatörlüğü mü sayacağız? Kimi sayacağız???

Yazarın diğer yazıları