Düşmeyen gurur

Diyarbekirli üç insan gördüm.

İlki 50’sini geçmiş. Otuz yıldır, kolonisini korumasını bilen becerikli ve ölüme inatla koşturan ana (kraliçe) duruşuyla gurur duyduğunu hissettiren duruşa sahip.

İkincisi, son gördüğümde, oturduğu masanın sağında proleter duruşlu, mütevazi ve işinin ehli, “az konuş, çok yap” pozuna sahip tanıdık başka bir yüz. Sessiz, hesabı kendisinde saklı, gururlu.

Üçüncüsü, restoranta oturan, şimdiye dek görmediğim, dik duruşlu, işini bildiğini, kitap sayfalarına işlenen mürekkebin kokusunu yakından tanıdığını fısıldayan bilinciyle, usule uygun bir tartışma meydanından kaçmayacağını ilan eden bakışlarla, etrafını gözlemleyen, 25’lerdeki bir genç.

Onlarla son görüşmemizden sonra, devrime dayanan coğrafyadaki sosyal yaşam karelerinin peşine koşmaya başladım.

Bu konuda açılmasını istediğim ilk düğüm, “kültür” deyimi oldu.

Bazılarının, kültürlü, diğerlerinin kültürsüz, ve dahası “cahil” mertebesine layık görüldükleri coğrafyaların toplamına “Ortadoğu toplumları” mı diyoruz?

Belki de ortalama bir tarif olarak doğru olabilir ancak, eskilerde bu ortalama topluma komşu ve şimdilerde duruşlarıyla giderek, toplumu “tehdit” eden, yukarıda tarif ettiğim erdem sahibi bireylerin herbiri, devrime gebe Kürdistan toplumunun bir sayfasının yansıması oluyorlar.

Bu bir “kültür” duruşu.

Bu karede duranları anlamak gibi bir işe koyuluyorum:

Latince cultrura ve cultus kaynaklı kültür kavramı, colere fiilinden türetilmiş ve tarlayı ekip biçmek, daha geniş anlamda inşa etmek yerleşmek anlamına geliyor.

Daha da duyarlı bir mercek, kültür kavramının, günlük yaşamın toplamı anlamına geldiğini iddia ediyor. İtiraz hakkı kullanmıyorum.

Kültür, “Varoluş biçimlerinin, varoluş azmi, genellikle belirli bir toplumun herbir sayfasının” (MAUTHNER, 1919/11).

Başkaları, evlerinin önündeki tarlayı ekip biçmek üzere didişip dururken, yukarıda resimlerinin bir karesini vermeye çalıştığım üç Diyarbekirli, daha başka bir yaşam tarlasını yeşertmek için yola koyulmuşlar.

Titiz ve inatçı adamlar; nehiri sonuna kadar yüzmeyi yaşam görevi addedenler.

Bir de bu kültürün ürünü ve düşmeyen gurura dair bir resim karesi görüntülemek istiyorum:

Başka bir kentte, kırkların sonuna dayanan bir kadın. Rihalı.

İlk gördüğümde, etrafındakilere meydan okuyan bir duruşu vardı, kimseyi takmazdı.

Görünmek için, bilinmek için perde üstü manevralar yapar, kimseye acımazdı, kendisini kabul edenleri, merhametli kucaklardı.

Hümanizmayla/ katı duruşun aynı fizikte durduğu bu şahsiyet, meraklı beni onu anlamak için harekete geçirdiği gün, bana: “biliyor musun, ben 7 yıl aranızda değildim, başka diyarlarda kaldım” demişti.

Sonra yürüyüşlerde görmüştüm.

Tarla ekip biçme ve yerleşme kültürü yerine, yaylaları, ovaları, dağları komşulaştırarak, yaşam alanları inşa etmek üzere yola çıkan biri endamında olduğunu, meydan okuyarak, iletiyordu.

Onu anlamaya çalıştım. Geldiği alandan kopmuş, yüreğini oradan alıp getirmeyi başarmamıştı.

Ondandı, kendisine ve başkasına acımasızlığı.

Üç Diyarbekirli ile Rihalı bu kadın arasında köprü, “kültür ağı” kurmaya çalıştım.

Bana göre, birbirlerine tek düzey benzemezlerse de, ikisinin de ortak bir paydası vardı:

Düşmeyen gurur!

Yazarın diğer yazıları