Düsseldorf duruşmaları

Hüseyin Çelebi, Düsseldorf mahkemelerinde yaptığı konuşmalarla PKK’yi savundu. Savunmalar, Alman devletine Kürdistan tarihi anlatmanın bir arenası haline getirildi. ”Almanya tarihinin en kapsamlı ve en pahalı duruşması bu dava oldu.”

FİRAZ BARAN

PKK’ye karşı Almanya’da yapılan ilk tutuklanma 13 Şubat 1988’de oldu. Tutuklanan kişi Hasan Hayri Güler’di. Ve daha sonra da PKK MK üyeleri Ali Haydar Kaytan ve Duran Kalkan ile Avrupa’da diplomasi çalışmalarında bulunan Hüseyin Çelebi de tutuklandı. 1978’den bu yana Avrupa’da yaşayan ve gelişmeleri anı anına izleyen Mehmet Demir’e göre bu tutuklamaların amacı “Meydanı PKK’lilerden arındırıp örgütü ele geçirmekti.”

PKK kurucularından Cemil Bayık, Demir’in bu açıklamasını şu sözlerle destekliyor: “Avukat Hüseyin Yıldırım ve Kesire Öcalan o dönem Avrupa’daydı. Tutuklamalar sonrası örgütte bir boşluk oluştu. Hüseyin Yıldırım ve yanındakiler örgütü ele geçirdiler ve ‘Örgütün sahibi biziz. Parti Önderliği’ni atmışız. Parti tamamen bizim elimizde’ diyerek kendilerini ilan ettiler. Önderlik talimat verdi ve halkı harekete geçirdi. Çünkü, yönetici arkadaşlar tutuklanmıştı ve örgütümüz onların eline geçmişti. Bir gece düzenleyerek kendilerini halka duyurmak istediler. Halk bunlara tepki gösterdi. Böylece o provokasyon halkın yardımıyla durduruldu. Hüseyin Yıldırım kaçtı. Örgüt yine partinin eline geçti.”

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan da o günlerde yaptığı açıklamada şöyle diyordu: “Avukat hazırlıklıydı. Almanya Apo’suz bir PKK istiyordu. Kendi güdümlerine alabilecekleri bir PKK. Cezaevlerini Mehmet Şener, dağı da Kör Cemal ile ele geçirdiklerini ve kontrolün kendilerinde olduğunu düşündüler.”

Cemil Bayık, Almanya’nın neden böyle yaklaştığı konusunda da 90’lı yılların sonlarında şu açıklamayı yapıyordu: “Türkiye ne zaman bize saldırmışsa Almanya’da bize saldırmıştır. Çünkü, Almanya bir NATO ülkesidir. NATO içinde de Türkiye’nin korumalığını Almanya almıştır. Abbas arkadaş (Duran Kalkan) ve Fuat (Ali Haydar Kaytan) arkadaş Almanya’da tutuklandığında ‘Siz Türkiye’yi yıkacağınıza inanıyor musunuz? Bizi yıkmayana kadar siz Türkiye’de iktidarı alamazsınız’ demişler.”

Cemil Bayık’a giriş yasağı!

Aynı yıl yani 1988 yılında Mehmet Demir de gözaltına alındı. O dönem dernek başkanı olan Demir, Düsseldorf’ta 8 gün sorguya alındı. Gerekçe, dernekte ERNK bağış fişlerinin görülmüş olmasıydı.

– “Zorla, tehditle toplanan paralarınız var. Bu paralarla bazı olayları yapıyorsunuz” denildi. Karlsruhe’de mahkemeye çıkan Demir’e hakim şu soruları sordu:

– “Senin can güvenliğinin olmadığını biliyoruz. PKK tarafından cezalandırılacağını biliyoruz. Korkmuyor musun? Devletten yardım bekliyor musunuz?” Demir, o günleri şöyle özetliyor:

“Avukat, Seher, Kesire ve Baki PKK’yi ele geçirmek istedi. Fuat arkadaş yakalandıktan sonra taraftar ve maliyeye el koymak istediler. Kendi yandaşlarını yönetime getirdiler. 2-3 ay iktidarda kaldılar. Başkan, ‘Örgüt elden gitti. Halk sahip çıksın” dedi. Öyle oldu. Halk onları dinlemedi. Onlar da kaçtı. Sonra Cuma (Cemil Bayık) arkadaş geldi ve düzelterek gitti. Bu nedenle Almanya Cuma arkadaşa ömür boyu Almanya’ya girmeme yasağı getirdi.

Düsseldorf duruşmaları

Almanya, avukat ve arkadaşlarını korudu, örgütü ele geçirmeleri için destek verdi. Bunun için tutuklamalar yaptı, bilgiler verdi. Fuat arkadaş onlar 1988’de tutuklandı. Duruşmalar 1989 sonlarında başladı ve 1994’e kadar sürdü. Bazen haftada 3 gün duruşmalar olurdu. Her duruşmada mahkeme salonu dolup taşardı. Kürt halkı kendi yöneticilerine ve devrimcilerine sahip çıktı. İddiaları asılsız çıkınca önce Hüseyin Çelebi, 1994’te de Fuat ve Abbas arkadaşlar bırakıldı. Uzun yıllar sonra dava AİHM’de Almanya aleyhine sonuçlandı. AİHM, Almanya’nın Fuat ve Abbas arkadaşları tutuklamasını yasalara aykırı buldu.”

O süreç PKK tarihine “Düsseldorf Duruşmaları” olarak geçti. Çünkü, tutuklular farklı şehirlerde tutuldu ama Düsseldorf’ta yargılandılar. AZADÎ hukuk yardım kurumunun sözcüsü Alman Monica Morres, duruşmalar için özel bir bina ve alan hazırlandığını söylüyor: “1988’de tutuklanan PKK yöneticileri ve kadroları farklı şehirlerde tutuluyordu ve Düsseldorf’ta yargılandılar. Duruşmalar için Düsseldorf’taki mahkeme binasına özel bir bölüm yapıldı. Bu 8.5 milyon Mark’a mal oldu. Kamuoyuna, ‘Özel terör gruplarını yargılamak için’ diye açıkladılar. Özel tutuklular için yapıldı. Helikopterin ineceği alan bile vardı. Dava uzun yıllar sürdüğü için de çok pahalıya mal oldu. Bugün İslamcılar orada yargılanıyor.”

Alman devleti, duruşmalar boyunca PKK’yi cani gibi göstermek için ciddi bir uğraş içine girdi. Bunun için de PKK’den ayrılan Ali Çetiner’i ‘bilirkişi’ ve ‘PKK uzmanı’ olarak kullandı.

Mahkemenin oyunu bozuldu

Almanya’da doğup büyüyen Hüseyin Çelebi, Düsseldorf mahkemelerinde yaptığı konuşmalarla PKK’yi savundu. Savunmalar, Alman devletine Kürdistan tarihini anlatmanın bir arenası haline getirildi. Duruşma sonunda Almanlar şu açıklamayı yaptılar: “Almanya tarihinin en kapsamlı ve en pahalı duruşması bu dava oldu.”

Devlet, mahkemeleri birer mekanik duruşma durumuna getirmek istiyordu. Sadece duyumlar, ihbarlar, varsayımlara dayalı bilgilerle tutukluları yargılanmak istedi. Ancak PKK’liler bu oyunu tersine çevirdi ve duruşmaları Kürdistan ve PKK mücadelesini ifade etmenin en iyi sahası haline getirdi. Tutuklu PKK’lilere cezaevinde uygulanan izolasyon ve tecrit yöntemleri de çok ilginçti. Ama direniş gelişti ve “Berxwedan” isminde 80 sayfalık bir broşürde PKK kadrolarının neden bu kadar direndiği anlatıldı.

O davaları izleyenlerden birisi de Ali Engizek’ti. Engizek, “Arkadaşlar Düsseldorf duruşmalarını bir seminer yerine çevirdiler. İnsanlar Almanya’nın her tarafından geliyorlardı. Münih, Stuttgart, Berlin, Hannover’e kadar insanlar duruşma günlerinde mahkeme salonlarını hiç boş bırakmadılar” diyor.

PKK kadrolarının savunmaları mahkeme heyeti ve savcının teorilerini boşa çıkarmada etkili olduysa da tutuklama siyasi olduğu için Kaytan ve Kalkan 6 yıl hapis yatmak zorunda kaldı. Kalkan ve Kaytan 1994’te hapisten çıkarken, Güler 2000’li yıllarda hapisten çıkabildi.

‘Neden Burkay değil de Öcalan’

Alman savcıları, “Neden PKK? Neden PSK değil? Kemal Burkay ile Öcalan arasında ne fark var? Burkay avukat üstelik. Öcalan okulu bile bitirmemiş” diyorlardı. Bu aslında 12 Eylül faşizmine teslim olan PKK MK üyesi Şahin Dönmez’in anlayışıydı. Başka bir PKK MK üyesi olan ve faşizmin hiçbir yaptırımını kabul etmeyen Mazlum Doğan anılarında bu konuda şunları söylüyor: “Bunlar anlayışlarını ‘Ne olacak ki tek bir kere PKK’li değilim desen. Dünya mı yıkılır’ şeklinde dayatıyorlar.” Aynı uygulama Almanya’da da sürdü. Ama PKK kadroları Mazlum Doğan’ın tavrını sergiledi.

Güç veren Hüseyin Çelebiy’di

Ali Haydar Kaytan Alman devletinin uygulamalarını şöyle anlatıyor: “İlk önce Hasan Hayri Güler tutuklandı. Ben de 24 Mart 1988’de tutuklandım. O gün TC İçişleri Bakanı Mustafa Kalemli Almanya’ya gelmişti. Tutuklama o ziyarete yapılmış bir jest anlamını da taşıyordu. Almanya’nın amacı yalnızca tutuklama değil, alternatif bir PKK yaratmaktı. Bu nedenle bize baskı yapmadılar. Fazla denetimin olmadığı Mannheim Cezaevi’ne götürüldük. Ama bir tutukludan çok bir temsilci gibi karşılandık. Şu hissettirildi: ‘Bazı şeyler var. Onları kabul ederseniz ağır cezadan kurtulursunuz.’ Savcılığa ifade vermedim.

Polis ‘Fazla ceza almanın enayilik olduğunu’ söylüyordu. Ben tepki gösteriyordum. Cezaevine götürdüklerinde cezaevi müdürü ilişki geliştirmeye çalıştılar. Bunları da fark ettiğimde bana epey zor geldi. Hep sorun çıkardım. Bunun üzerine beni Stammheim Cezaevi’ne sürdüler. Almanya’nın en meşhur cezaevlerinden biri oluyor. Özel olarak RAF için yapılmış bir cezaevi. Mahkemeler sürecine kadar Stammheim cezaevindeydim.

O koşullarda bizi birleştiren, aramızda bağlantı kuran, bize güç ve moral veren Hüseyin Çelebi arkadaştı. Oradaki derlenip toparlanmamızı biraz da ona borçluyuz. Alman diline egemendi. Almanya’da doğup büyümüştü. Hukuk konusunda da bilgi edinmişti. Mahkeme ortamını çok iyi değerlendiriyordu. Savcıyla ilginç polemikleri vardı. Bazen öyle takılırdı ki mahkeme heyeti ve avukatlar kahkaha atardı. Dava belki Ali Aktaş adına açıldı ama davamızın sembol kişiliği o yönüyle Hüseyin Çelebi’ydi.

Almanya tarihinin en kalabalık yabancı davasıydı. Biz yakalandıktan sonra Avukat Hüseyin Yıldırım provokasyonu oldu. Fatma harekete geçti. Ortamı ele geçirmek istediler. Bizleri de alternatif PKK’nin üyeleri yapmak istiyorlardı. Fakat bu tutmadı.

Birlik sergileyen, savunmalarla Almanya’yı oldukça zorlayan bir tutumun sahibi olduk diyebilirim. Nusret Yaşar’ı getirip tanık olarak konuşturdular ama yalancı olduğu çok net ortaya çıkınca İsveç’e başvurup geri iade edilmesi koşuluyla Ali Çetiner’i getirdiler. O da bize ceza verecek kanıt çıkaramadı. Ben 7, Abbas arkadaş 6 yıl aldı. Almanya’nın her tarafında yoğun eylemler gelişiyordu. Bizim tutuklanmamız kadar provokasyonun çıkışı da kitle hareketinde rol oynadı. Kitleler partiye, Önderliğe sahip çıktı. Biz partiyi savunmakta kararlı bir tutum içine girince kitle bize de sahip çıktı.

Amaçları çok netti. Bunu iddianamede de çarpıcı ortaya koyuyorlardı: ‘PKK’nin tümü terörist değil’ diyorlardı. Avukat (Hüseyin Yıldırım) da bunları söylüyordu. “Avrupa’da biz hakimiz. Gerillada gücümüz var. Cezaevlerinde de etkiniz” diyordu. Şener ve Kör Cemal’e dayanıyorlardı. Yani boş konuşmuyorlardı. Ortak hareket ediyorlardı. Sırtlarını Almanya’ya dayadıkları için rahatlardı. Onlar halkın tepkisinin böyle olacağını hiç düşünmüyorlardı. 2 yıl mahkemeye çıkarılmadık. Düsseldorf’ta duruşmaya çıktık. Haftada 2-3 gün duruşma oluyordu. Her duruşmada mahkeme salonu doldu. Orada bir kimlik mücadelesi de veriliyordu. Kürtler davaya sahip çıkarak kendi kimliklerine sahip çıkıyorlardı.”

Köyler Alman silahlarıyla yakıldı

Alman hükümeti 1991 yılında, Doğu Almanya’dan kalan BTR60 panzerlerini ve 250 bin Kalaşnikof tüfeği Türkiye’ye çok ucuza, adeta hibe ederek sattı. Yine termal kameralı Alman modern tankları da Türkiye’ye satıldı. Hibe edilen silahlar da işin cabasıydı.

Kürdistan’da özellikle 1991 ve 1992’de TC devleti birçok köyü Almanların bu silahlarıyla yaktı ve yıktı. Yine Lice ve Cizre’de hafızılara kazınan sivil halka kurşun sıkan da Alman tanklarıydı. Bu olaylar Almanya’da yaşayan Kürtleri olumsuz etkiledi. Kürtler bu durumu protesto etmek için sokaklarda gösteriler yaptılar. Hem Türkiye hem de Almanya bu gösterilerde eleştirildi. O dönem şu slogan çok popüler oldu: “Deutsche Panzer raus aus Kurdistan!” (Alman Panzerleri Kürdistan’dan çık.)

Mehmet Demir, Almanya’nın bu dönemde Türkiye’ye yaptığı askeri yardımlar hakkında şu bilgileri veriyor: “Almanya istihbaratı MİT’i eğitti. Türk özel timlerini ve Robocopları Almanların GS-9’ları eğitti. Bu GS-9’ların sayısı Almanya’da 100’ü geçmez. Çok özeller. Doğu Almanya’nın tankları, topları, keleşleri TC’ye verildi. Leopard tankları da Almanlar verdi. Ama en ilginç silah yardımını Hannover’deki bir silah fabrikası yaptı. Bu fabrika Kürdistan coğrafyası dikkate alınarak silahlar üreterek Türk ordusunun hareket kabiliyetine büyük destek oldu. Örneğin portatif silahlar üretti. Gerilla mücadelesine karşı kullanılan silahlar bunlar.

Ayrıca dünyanın ikinci büyük demir çelik sanayisi olan TYHSEN var. Onun bazı üniteleri de silah parçası üreterek Türkiye’ye destek verdi.

200 yıllık ilişkileri var

Monika Morres de Almanya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin 1984’te başlayan gerilla mücadelesinden sonra da hızlanarak sürdüğünü belirterek şu bilgileri aktarıyor: “Ekonomik çıkara dayalı Türk-Alman ilişkileri 200 yıldır sürüyor. GAP Projesi’nde 800 Alman firması yer aldı. O projeyi Siemens destekledi. Her yıl 3 milyon Alman tatilini Türkiye’de geçiriyordu. Türkiye zayıfladığı için Almanya PKK’ye saldırdı. Ayrıca Almanya, ‘Yabancılar konuşmayacak. Örgütlü yabancı istemiyoruz’ diyor. Kendi solcularını da baskı altına aldı. Örneğin RAF yöneticileri yaklaşık 30 yıl içeride tutuldu. Solcuları sevmeyen bir devlet ideolojisi var.’

“Örgütlü yabancı istemiyoruz…” Mehmet Demir ile yaptığımız röportajda da böyle cümleler geçti. Demir de “Almanya 90’a kadar herkesi dize getirdi. Radikal sol eğilimi zindana attı. Göçmen solcuları parçaladı, dağıttı. Tek kafa tutan PKK’ydi. PKK’nin bu yönünü de yani Almanya’da ayakta kalan tek örgüt olma gerçeği de dikkate değer bir gerçektir. İşte Almanya’nın sinirlendiği bir konu da budur” diyordu.

Avrupa’daki en kitlesel eylem

1992 Mayıs ayında Brüksel’de bir yürüyüş yapıldı ve Avrupa Birliği binasına yakın bir yerde mitingle sonuçlandı. Yürüyüşe Orta Avrupa’da yaşayan Kürtler gelmişti. Yakılan köyler ve faili meçhul cinayetler protesto edildi. 30 bin kişi katıldı! Bu, Avrupa’da o dönem Kürtlerin yaptığı en kitlesel gösteri olarak tarihe geçti.

“Kürdistan faşizme mezar olacak” ve “Gerilla vuruyor Kürdistanı kuruyor” sloganları öne çıktı. Yine bu yürüyüşte Alman devleti de protesto edildi. Bu yürüyüş Avrupa Kürtlerine müthiş bir özgüven verdi. O güne kadar en kitlesel gösteri 15 bin kişi ile Köln Sporthalle’de yapılmıştı.

Mehmet Demir, “Bu yürüyüşten büyük güç ve moral aldık. Aynı yıl Eylül ayında Kürdistan Uluslararası Kültür Festivali düzenleme kararı aldık” diyor. Bochum’da yapılan bu festival salonda değil bir stadyumda yapıldı ve 15 Ağustos da kutlandı. Stadyum 36 bin kişilikti. Stadyum doldu. Ondan sonra Kürtler büyük organizasyonlarını artık salonlarda değil stadyumlarda yapmaya başladı. Buanun bir nedeni de ulusal hareket kitlesel olarak en zirvede olduğu dönemleri yaşıyordu ve kitleler salonlara sığmıyordu.

Türk Konsoloslukları işgal edildi

1993’e gelindiğinde PKK ateşkes ilan etti. Ateşkesi Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal da destekledi. Özal’ın şöyle bir önemi vardı: Özel hareket timleri, OHAL ve koruculuk sistemi gibi PKK’ye karşı savaşın önemli ayakları onun başbakan olduğu dönemde uygulamaya geçti. Ayrıca Özal Türkiye’yi 2000 yılında dünyanın en zengin 10 ülkesinden biri yapmak istiyordu. Bunun için PKK ile savaşın sona ermesi gerektiğini görüyordu. Ancak küresel aktörler ile Türklerin statükocu oyuncuları bunu kabul etmedi. Özal, tasfiye edildi. Ateşkes sona erdikten sonra devlet ile PKK arasında büyük bir savaş başladı. Devlet köylere acımasızca saldıraya geçti ve o yıl yüzlerce köyü yaktı, yıktı, boşalttı. Sivillere yönelik de katletme, kaybetme, işkenceden geçirme, sakat bırakma, hapise atma gibi yöntemler sıradanlaştı.

Tüm bunlara Avrupa’da yaşayan Kürtler sessiz kalmadı. Protestoların iki tanesi çok büyük yankı uyandırdı. Biri 22 Haziran 1993’te, diğeri de 4 Kasım 1993’te yapılan gösterilerdi. 24 Haziran günü saat 11:00’da Avrupa’nın büyük şehirlerinin çoğunda Türk konsoloslukları işgal edildi. Bu eylemler 2 hafta boyunca Avrupa basınında yer aldı.

23 Haziran günü gösteri yapılan bir yer de İsviçre’nin Bern kentindeki Türk konsolosluğunun önüydü. Türkiye’nin düzenlediği operasyonları kınamak amacıyla yapılan eylem sırasında, eylemi yapanların üzerine konsolosluktan ateş açıldı. Açılan ateş sonucu Şemsettin Kurt adlı Kürt yurtseveri katledildi ve 6 kişi de yaralandı. Türk büyükelçisi Kaya Toperi’nin emriyle ateş açıldığı tespit edildi. Ateş açıldığı sırada çekilen fotoğraflar İsviçre basınında yayınlandı. Kaya Toperi diplomatik dokunulmazlığı nedeniyle yargılanamadı ve Türkiye tarafından hemen elçilik görevinden alınarak Çin’e atandı. ERNK yaptığı açıklamada ise Avrupa’nın her tarafında yapılan protesto eylemlerini; “herkesin vermesi gereken tepkiler” ve “tamamen haklı eylemler” olarak vurguladı. Eylemler Türk seyahat acentaları, Türk bankaları ve Türk konsolosluk temsilciliklerine karşı yapılmıştı.

4 Kasım günü yine tüm Avrupa genelinde eylemler yapıldı. Ancak Almanya’da yapılan bir eylemde Türk devletine ait bir binaya molotof atılması nedeniyle cam parçaları ismini öğrenemediğimiz bir kişinin hayatını kaybetmesine yol açtı. Yaşanan bu olay PKK’nin anti-propagandasına dönüştü. Sonuçta bir insan ölmüştü. Eleştirmek, suçlamak doğruydu. Ama bu suçlamaları yapanlar Kürdistan’da binlerce insanın devlet kurşunlarıyla ölmesine aldırmıyorlar, İsviçre’de öldürülen Şemsettin Kurt da gündeme getirilmiyordu.

Yarın: Fransa’da PKK yasağı

Yazarın diğer yazıları

    None Found