Duygular siyasetinin sonu mu?

Bu toprakların yetiştirdiği en önemli felsefecilerden biri olan Ulus Baker, henüz AKP’nin duygusal manipülasyonları ve yönlendirmeleri söz konusu değilken, yani en nihayetinde bir duygular ekonomisi denilebilecek bir şeyi de bir yönetimsellik biçiminin içerisine bu kadar taşımamışken, bir ‘duygular sosyolojisi’ kuramı geliştirme arzusunu belirtmişti, yıllar önce. Biraz Deleuze etkisiyle, Gabriel Tarde’dan hareketle bu türlü bir kuram geliştirmenin arayışındaydı. Ne yazık ki çok erken kaybettik kendisini; fakat duyguların bir bilgi-sosyolojisi çerçevesinde de değilse de AKP’nin toplumun belirli kesimlerinin duygularını nasıl çekip çevirdiği, nasıl yönlendirdiği hususunda bu yönlü çalışmalar yapıldı. Ulus Baker’in öngörüsünün gücünü de ortaya koyuyor bu durum.

Duyguların sosyolojik bir bilginin konusu haline getirilmesi arayışları nispeten yeni bir durum olsa da bu konu hakkındaki tartışmalar en az siyasal teori ve felsefenin kendisi kadar eski tartışmalar. Fakat klasik düşünce, çoğunlukla ‘bilginin’ duyguları coşturan ve harekete geçiren söylemler karşısında mağlubiyete mahkûm olduğunun da örnekleriyle dolu. Örneğin Roma’nın bir cumhuriyet olmaktan çıkarak bir imparatorluğa dönüşümü olarak okuduğumuz süreçte, Marcus Antonius ile filozof Cicero’nun Senato’da yapmış oldukları iki konuşma rivayet edilir. Farklı siyasal pozisyonlar adına aynı günde yapılmış iki konuşma… Rivayet o ki Cicero’nun konuşması felsefi düzeyi, akıl yürütmelerinin tutarlılığı itibariyle muhteşem bir konuşma olmuş; fakat Marcus Antonius’un konuşması bu kadar entelektüel değil, büyüleyici bir konuşmaymış. Cicero, iktidarın belirli birinde yoğunlaşmasının Roma’nın siyasal temellerini oyduğunu belirtmiş; Marcus Antonius ise “harekete geçilmezse Roma’yı bekleyen tehlikeye” işaret etmiş. Ne kadar tanıdık!

Yine bir başka örneğini de Antik Yunan’dan bulabiliyoruz bunun. Yunanlılar buna “sözün gücü” diyorlardı. Richard Sennett’ten öğrendiğimize göre, onlar, sözcüklerin, bedenin duyuları üzerinde görüntülerle aynı fiziksel etkiyi yarattığına ve bu sözel uyarımlara tepki verme yeteneğinin de alımlayıcı bedenin sıcaklık derecesine bağlı olduğuna inanıyorlardı. Siyasal meselelerin görüşüldüğü Ekklesia’yı dalgalı denizdeki bir tekne gibi bir o yana bir bu yana sallayan şey de belagatin gücüydü. Son derece demokratik, fakat bizzat demokrasinin kendi içinde bir diktatörlük potansiyelini de taşıdığını göstermesi açısından da ilginç.

Atina ve Sicilya’da demokrasinin icadı, M. Ö. beşinci yüzyıl boyunca, güçlü konuşmacılara adli mahkemelerde ve meclislerde yeni güçler veriyordu. Öyle ki siyaset sanatı sözcüklere ilişkin bir sanat olarak telakki ediliyordu artık. Dolayısıyla neyin doğru olduğu değil, neyin insanları daha çok harekete geçirdiği önem kazanıyor; sözün bildirici işlevi, buyurucu işlevi karşısında zayıflıyordu. Bunun sonucu da çok sonraki bir sorun karşısında Cicero’nun belirtmiş olduğu üzere, siyasalın yıkımı oluyordu. Siyasal olanın bilgiyle bağı kopuyor; bunun yerini duyguların coşturulması alıyordu. Bu durum, en etkileyici belagatin her türlü siyasallığın da ölçüsü haline gelmesi sonucunu doğuruyordu. Bu sonucun tehlikesi demokrasi içindeki bir enerjinin, bir potansiyelin bizzat demokrasinin sonunu getirmesiydi. Bu tehlike, Yunan dünyasının özsel antropolojik niteliği belirlendiğinde görünür oluyor. Bu çok özel bir türde bir ‘sözleşme kuramına’ dayanıyor (çok sonra Hobbes, Locke, Rousseau gibi düşünürlerde karşımıza çıkacak olan bir fikrin ilk görünümü sayılabilir bu). Buna göre, Yunanlı yasaya boyun eğmekte, fakat yasa herkesin yasası olduğu için bireysel bağımsızlığını feda etmemektedir. İşte duyguların aşırı coşturulmasının getirdiği tehlike bu dengenin bozulması tehlikesiydi. İçimizden biri çıkarak başka herkesin ve her şeyin ölçüsü olarak kendisini öne sürebilirdi ki bunun iki sonucu vardır: Ya herkes aynı şeyi yapar ve böylelikle ortak yasa ortadan kalkar ya da tek bir kişi tiranlaşarak bunu başarır ki bu da bireysel bağımsızlığın feda edilmesi anlamına gelmektedir.

Yunanlıların en önemli filozoflarının, özellikle de Platon’un bu konuya çok fazla eğilmiş olduğu malum olsa da bir tür duygular sosyolojisi geliştirmiş olduklarını elbette ileri sürüyor değilim. Kolektif duygulanımları harekete geçiren demagoglara bir mesafe almış oldukları elbette doğru; fakat bunu bir siyaset sosyolojisi zemininde değil, siyaset felsefesi zemininde yapıyorlardı. Dolayısıyla baştan alınmış bulunan bu mesafe, bu alanın bilgisinin üretilmesi işini bir hayli erteleyecekti. Bizler de biraz bu ertelenmiş zamanın insanlarıyız.

AKP’nin bir duygular siyaseti icra ettiği pek çok kere söylendi. Türk-İslamcı öznenin duygularını harekete geçirecek ve aynı zamanda bunları yeniden inşa edecek ne kadar öğe varsa hepsini seferber ettikleri de malum. Fakat bu alanı bir tür duygular ekonomisi alanı olarak görürsek, bu alanın kendi enflasyonunun olduğu da görünür olacaktır. Duygular üzerinden gerçekleşen yönetimsellik biçimleri aşırılaştığında, kaçınılmaz olarak kendi depolitizasyonlarını da üretirler. Bu yönlü bir aşırılık artık Türkiye’de siyaseti imkansız kılıyor. Artık bir duygular ekonomisiyle yönetemeyecekleri iyice belirginleşti. Çözülmenin başlangıcı olmasını dileyelim.

Yazarın diğer yazıları