Duygusal ekonomi

Ekonomi sözcüğünün evrimi ilginç bir evrimdir ve bugün yaygın olarak kullandığımız anlamına kavuşması son birkaç yüzyılda gerçekleşmiştir. Sözcük Yunanca kökenli: oikonomia. Aristoteles sözcüğü ‘ev işleri’ anlamında kullanıyor, ama geniş anlamda kullanıyor; yani biyolojik yanımızı, biyolojik olarak hayatta kalmaya dönük her şeyimizi (barınma, beslenme, uyuma vs.) içerecek biçimde kullanıyor. Aristoteles bu kullanımıyla aslında bir yandan da siyasal olanın sınırlarına işaret etmeye çalışıyor. Siyasal ekonomik olmayan bir şeydir. Ekonomi evde kalmalıdır; onun bittiği yerde, yani modern bir terimle kamusal alanda başlar siyaset.

Avrupa’da burjuvanın yükselişiyle birlikte ‘ev işleri’ addedilen ve siyasalın kıyılarında duran şey siyasalın içerisine girmeye başladığı için ‘siyasal ekonomi’ (ekonomi politik olarak tercüme edildi çoğunlukla) ya da ‘siyasal ekonominin eleştirisi’ (örneğin Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı kitabı) gibi terimler de girmeye başladı düşünce dünyasına. İnsanlık durumlarındaki her köklü değişimin beraberinde yepyeni kavramlar getirmesi ya da mevcut kavramların anlamsal içeriklerini, uygulama alanlarını genişletmesi elbette olağan bir durum.

Son birkaç senedir de okuduğum metinlerde giderek daha sık karşıma çıkan ifadeler var: Simgesel ekonomi, duygusal ekonomi, direniş ekonomisi vs. Burada elbette bir başka kritik dönüşümün, yani Freud’la birlikte başlayan dönüşümün (bilinçdışının keşfi, olan bitenlerin hiç de sanıldığı kadar rasyonel olmadığı fikri) etkilerini görüyoruz. Freud’un fikirlerine katılmak ya da katılmamak değil buradaki mesele; pek çok konuda yanılmış olduğunu da biliyoruz bugün, fakat yanılırken bile büyük tabuları, dokunulamaz meseleleri dokunulur, üzerlerine düşünülür kılmıştı. Bunu yaparken de bilinçdışının bir ekonomisini ortaya koymayı deniyordu. Libidinal enerjiyi sermaye gibi düşünüyor ve yatırım, beklenti, iflas gibi ekonomik analojilerle tesis ediyordu fikirlerini. Zaten Walter Benjamin tam da bu nedenle Freud’un düşüncesinin hala burjuva ekonomik yapıya kayıtlı olduğunu, burjuva ekonomi yapısının analojisini içerdiğini söyleyerek eleştirecektir Freud’u – ki bana kalırsa bu eleştirisinde haklıdır da.

Bugün büyük oranda antropoloji bilimine borçlu olduğumuz simgesel ekonomi, duygusal ekonomi gibi kavramlar elbette burjuva toplumun ya da çağdaş kapitalist kültürün yansımalarından ibaret değiller. Daha ziyade insanların duygu dünyalarının ekonomik yapısının içinde yaşanılan toplumun ekonomik yapısına benzerliğini ifade etmek için kullanılıyorlar. Uzun erimli tarih içerisinde düşünüldüğünde insanın “Ekonomi! Nereden nereye?” diyesi geliyor elbette.

Duygusal ekonominin sermayesi insanların duygu dünyalarıysa devindirici motoru da narsistik süreçlerdir (Marx’ın meta fetişizminin yerini ‘ben’ fetişizmi alıyor). Sürekli duygusal yatırımlar yapıyor insanlar ve elbette bunun karşılığını da bekliyorlar. Örneğin biri çok övücü sözlerle belirdiğinde kendi adıma panikliyorum; çünkü “Acaba ne talep edecek?” diye sormaktan alıkoyamıyorum kendimi. Çoğunlukla da talebine karşılık vermediğiniz insanların saldırganlığıyla yüz yüze buluyorsunuz kendinizi. Kant’ın ‘insanın toplum dışı toplumsallığı’ olarak adlandırdığı durumun daha doğru betimlemesi Marksist teori ile Freud’un açtığı teorik alanın bir birleşimi diyebileceğimiz bir teori etkinliği sayesinde beliriyor.

Duygular elbette daima önemliydi; fakat duyguların bu kadar çok öne sürülmelerinin çağımıza denk gelmesi elbette çağımız hakkında da bir şeyler söylüyor. Hakikate veya doğruluğa olan inancımızı kaybettiğimiz bir dönemden geçiyor gibiyiz. Tarde, belirli bir oranda Durkheim ve Türkiye’den Ulus Baker gibi isimler duyguların bir sosyolojisini yapma çabalarına girmişlerdi. Yine çok önce Spinoza bunun felsefesini yapmaya çabalamıştı. Fakat onların sezmiş oldukları şey, modernliğin her şeyin merkezine bireyi oturtmasına ek olarak bütün veri ve bilgi akışlarının birey üzerinden gerçekleşmesine olanak tanıyan mikro-teknolojiler sayesinde iyice yerleşti toplumsalın merkezine. İnsanlar örneğin hakikati değil, hakikat karşısında düşecekleri dehşet duygusunu ekonomik yatırımlarının merkezine yerleştirerek bu duygudan uzaklaşmak istiyorlar. Dolayısıyla hakikati ya da bilgiyi değil kendi duygulanışlarını ön plana almış oluyorlar. Elde ettikleri ya da kaçınmayı başardıkları duygular adeta bu türlü bir simgesel ekonominin kârı olarak beliriyor. Duygusal ekonomilerimizin dünyası reel ekonominin dünyasını aynen tekrarlıyor aslında.

Yazarın diğer yazıları