Edebi savaş mı barış mı?

Antik Yunan’da yaşamış Aristofanes, Barış adlı eserinde diyor ki, “Bu gemiler bu limanda oldukça, tapınaklar da orada durdukça savaşlar bitmez.” Çünkü tapınaklarda saklanan hazinelerdir ve gemilerde onu korumak için oradadır. Sanırım bu öngörü sadece kısa bir zaman sonra çıkan Atina-Pers savaşlarıyla doğrulanmadı, günümüze kadar süren tüm savaşların esas nedenlerinden biri olarak gözümüzün önünde hakikate dönüştü. Aç gözlülük, iktidar arzusu, daha fazla sömürü, din savaşları, çok yönlü çokça nedenler, nedenler! Her ne dersek diyelim savaşlar devletlerin tekelindeki şiddet olarak hep varola geldi. Felsefenin dilini kullanırsak savaşın amacı; boyun eğdirme, aracı şiddet olmuştur. Savaş dilinde ise kutsal insan artık insan değildir.

Günümüz açısından geçen yüzyılın başını şöyle bir anımsadığımızda sadece; 1936 İspanyada iç savaşı, Polonya’nın Nazilerce işgali, 1941 Pearl Harbour, 1945 Atom bombası ve yarattığı yıkım aslında Kant’ın bahsettiği Ebedi Barış rüyasının ne kadarda imkansızlaştığını bize kanıtlamaya yetiyor. Yakın dönemde ise Ortadoğu coğrafyasını kan gölüne çeviren ve emperyalist devletlerin savaşı kendi ülkeleri dışına sürme gayretine tanık oluyoruz. Yugoslavya’daki vahşetle birlikte artık savaşın devletlerin tekelinden çıktığını, ölümüne şiddet kullanma erkinin çok uluslu şirketlerin eline geçtiğini gördük. Günümüzde kapitalizm artık sömürgeciliğin ve yayılmacılığın temeli olarak kendini sürdürmekte ve yıkım yapmaktadır. Artık devletlerin şiddet kullanma tekeli askerlerden daha çok sivillerin öldürülmesine odaklanmıştır. Ruanda, Afganistan, Irak, Somali, Haiti, Bosna gibi ülkelerde yaratılan terör örgütleri artık hiçbir savaş kuralının, savaş hukukun uygulanamayacağı alanlar olmuştur. Irkçılıkla, mezhepçilikle yoğrulmuş bu paralı askerlerin adım attığı her toprak parçası sadece şiddete değil, vahşete şahitlik etmiştir.

Kuşkusuz Savaş bilinçli bir seçimdir. Savaş yapay bir olgu ve araçtır. Bu aracı olumlu olarak da olumsuz olarak da kullanabilirsiniz. Cehaletle savaş, gericilikle savaş, zulme karşı savaş, meşru savunma temelindeki savaş insanlık değer ve ideallerini gerçekleştirmeye yönelmiş bir araçtır. Savaşın bizatihi amaç olarak tanımlanması ise vahşet üretmiş, evrensel insan değerlerine karşı olmuştur. Aracı amaç haline getirdiğiniz zaman amaç ortadan kalkar ve varlık nicelik durumuna indirgenir. Nitekim günümüzde mahşerin dört atlısı politika, ekonomi, teknoloji ve savaş; insan için değerli olan ne varsa onları kendi amaçları için araçlaştırarak kullanmaktadırlar.

Sürekli barış ideali ise antik dönemden beri filozofların ilgisini çekmiştir. Kuşkusuz burada ilk akla gelen 1795 yılında Emanuel Kant’ın yayınladığı Sürekli Barış Üstüne Felsefi Bir Deneme metnidir. Kant birici bölümde devletler arasında sürekli barışın ön koşullarını ortaya koyuyor. Bu koşullar şunlar: İçinde gizli bir savaş nedeni bulunan hiçbir antlaşmayı imzalama. Sürekli ordular zamanla bütünüyle ortadan kalkmalıdır. Devlet, hem içte hem dışta borçlanmamalıdır. Hiçbir devlet başka bir devletin anayasasına, hükümetine zor kullanarak karışmamalıdır. Hiçbir devlet savaş süresinde barışı engelleyecek yollara baş vurmamalıdır. Her devletin sivil anayasası cumhuriyetçi olmalıdır.

Kant sürekli barış konusunda ahlakla politika arasında karşıtlığa da son bölümde yer veriyor. Burada politikayı uygulamalı hukuk, hukukun da ahlakla uyum içinde olmasını söyledikten sonra, politikanın “Yılanlar gibi sakıngan ihtiyatlı“ Ahlakın da “kumrular gibi saf” olduğunu, dürüstlüğün en yetkin politik eylem olduğunu söylüyor. Günümüz politikacıların belkide dönüp dönüp okuması gereken bu metin de belkide en dikkat çekici yan bu. Ahlak politikaya hakim olmadığı sürece savaşların yıkımına şahitlik etmeye devam edeceğiz.   

Kanımca baskıya, sömürüye, emperyalizme karşı savaş haklı savaştır. Buradaki haklılık gerekçesi şiddete karşı onurun korunması ve meşru savunmadır. Yani insanlık değerleri gibi meşru gerekçeler olmadıkça savaşa girmek her halükarda cinayetle sonuçlanır. Bu bakımdan ahlakın politikaya hükmetmesini sağlayacak zihinsel bir dönüşüm kadar, devlet tekelindeki şiddeti sınırlandırıp kontrol altına almak, her toplumda tarihsel bir insanlık savunusu ve bilinci yaratmak için mücadale etmek hayati. Ya da bir kez daha felsefeye kulak verirsek tüm toplumu ebedi barışı yaratmak için örgütlemek gerekiyor. Yani; “Barış istiyorsan savaşa hazır ol”

Yazarın diğer yazıları