‘Êdi bes e!..’

Ahmet Altan, son romanı "Son Oyun"da, memur maaşıyla gök mavisi bir Mercedes’e binen kasaba polis şefini şöyle anlatıyor:

"Bir adamın, yaptığı yolsuzlukları bu kadar güzel anlattığını, kendini bu kadar haklı çıkarttığını hiç görmemiştim. Utanmazlığına hayran kaldım. Bu kadar yüzsüzlük gerçekten cesaret gerektirirdi."
Yazar, sanki bu iki cümleyle, sonunda isyan sesine sebebiyet veren AKP iktidarının kirden, kandan kararmış yüzünü, romanının orta yerine oturtuveriyor. Dindarlık ve demokratlık yalanları eteğinde, girişilen büyük dolandırıcılık hamlesinin sonunda, isyanla iflasını…
Oysa, AKP iktidarnın yeyicileri, cam ekranlarda çok temiz, apak pak, ancak yıkanmış, pislikten arınmış, generallerle ittifaktan, kanlı ellerden uzak durmuş gibi yapıyordu. Lekesizdi. Hırsızlık bilmezdi. Tertemiz hisleri yüzünden, kendi ekmeğini  kazanmaktan aciz, zalimlikten habersiz, biri tokat attığı zaman, ona zahmet olmasın diye öteki yanağını da çevirip, sileye hazır eden modern İsa’ydı…
Çok dürüst, çok demokrat çok dindardı, onlar. Dindarlıktan helak, kuyruğu titrek mahluklardı. Deneyimlerle elde edilmiş "İslamda demokrasi olmaz" sonucunu "çok dürüstlük" ile tersine çevirmişlerdi.
 O kadar dürüst demokrat ve dindardılar ki, delik papuçla, paçavralar içinde külhaneden fırlayıp gelmiş, aradan üç zaman geçmeden çağın elekronik aygıtlarıyla donanmış, ısınması, serinlenmesi üfleme ile ayarlanan, kapıları, çerçeveleri bakışla açılıp kapanan, içinde yaz-kış aynı değişmezlikle bahar esintileri gezinen, dünyanın seçkin manzaralarını pencereye getiren, orası, burası elektronik yanar döner oynak, saray evlere yerleşmişlerdi. Dindarlıkla dolandırma aracı meslerini, poturlarını kapıda bırakarak.
Eşleri, iki zaman öncesine bakırdan, bafon, tenekeden yüzük, bilezik bulamazken, aniden parmaklarına, tepesinde elmas ışıldayan safir, yakut süslemeli, Kürtlerin deyimiyle "rixa gameşa" büyüklüğünde yüzükler ışıldamaya başlamıştı.
Bütün bunlar görgüsüzlük taşkını, Allaha aldırmayan zulüm ise yollarıydı…
Tek atışta iki kişiyi de, yüz ya da bin kişiyi de öldüren bomba kitle imha silahıydı. Bu silah insanlık hukukunda suç, Allah nezdinde günah, ama AKP iktidarının Kürdistan sorununu hal yoluydu.
Kazan vadisinde 15 genç kadın, bir atışla parçalanıyor, Recep Erdoğan "yukarıda Allah var suç ve suçluyu gördü" deme yerine kurtulanları korkaklıkla suçluyor, sonra dağlarda tilkiler, tavşanları da hedef alan zehirli gazlar, yangın bombaları yağdırılıyordu.
Roboskî’de, 20 tanesi hukuken çocuk, 34 Kürt bir vuruşta katlediliyor, Kürdistan şehirleri esir kampına çeviriliyor, sokağa çıkanlara vur ha vur ediliyor, "çocuk da olsa, kadın da olsa" emri üzere Diyarbakır’da, Batman’da biri birbuçuk yaşında altı çocuk, toplam on kişi bir günde katlediliyor, Recep Erdoğan "Allah korkusu" ile titreyip, bunca günah ile yaşanmaz deme yerine, katilleri kutluyor, sonra kafadarlarını iktidar yapmadı diye savaş açtığı Suriye devlet başkanınına, "sen, kendi halkını öldürüyorsun, ey Esad" diyerek, insanlık taktaları atarak bizlerle alay ediyordu.
Erdoğan 2011 yılının yaz ayları boyunca, "ayağı yanmış şey" gibi ortalıkta dört dönüp, Esad’a sokak gösterilerinin demokrasi açısından hak, dinen de caiz olduğunu söylüyor, bu hak ile özgürlüklerin önüne geçmesi nedeniyle, 23 Ağustos 2011 tarihinde, Ankara-Konya demir yolu açılışında, şöyle sesleniyordu:
"Zulüm ile abad olunmaz. Zulüm ile abad olmaya gayret edenler, akttıkları kanda boğulurlar!.."
Ve Recep Erdoğan, aynı sıralarda Kürdistan’a "biat et, tek ol" naraları atıyor, sonra dönüp Türklere de kendi yaşama biçimini dayatmak üzere zulüm döşüyor, yeni kuşak geçlik isyan edince de "çapulcular, vandallar" diye sövüp, polis ordularını öne sürüyor, çivili sopa kullanan haydutlar, insan avına çıkıyor, ama direnç kırılmıyordu.
Ahmet Altan, isyancıların direnişi karşısında kendini, Fransız yazar Malraux’un İspanya iç savaşını anlattığı "Umut" romanının içinde bulduğunu yazıyordu.
Oysa henüz romanları, hikayeleri yazılmadı ama, yer yüzünde direncin abidesi Kürdistan’dır. Kürdistan’ın gerilla çocukları aç kaldılar. Susuzluk çektiler. Karlar, buzlar arasında dondular. Bedenlerindeki kurşun yarsını bıçakla, kolları, bacaklarını testereyle kesip, ateşle dağlayarak "Êdi bes e" haykırışlarıyla direnmeye devam ettiler.
Kürdistan’ın sivil halkı, haydutların, mafya ve kiralık katillerin hücumunda 20 bin evladını, dört bin tane köyünü kaybetti. Evet, dört bin tane ağaç, tek başına ev değil, köy…
Bakmayın siz, onlar yenilmediler. Telimiyet yok, asla teslim olmadılar. Ağır yaralara rağmen, her defasında doğrulup, zalimin yüzüne tükürür gibi "Êdi bes e" dediler. Bu namus uğruna, haysiyet, insan oğlunun onuru adına eşi, benzeri görülmemiş bir direnişin destanını yazdılar. Malraux’un romanında da olmayan…
Sevgili Ahmet Altan, onuncu gününe giren Türk gençlerinin direnişini İspanyolların Faşizme direnişine benzetiyor. İspanyolların direnişi, dünya destekli uzun solukluydu.
Faşizme karşı özgürlük savaşı, "teklik" pençesinden kurtarılacak onurlu bir hayattır. Bu hayat, paha biçilmez değerdedir. Pahalıdır. İspanya bu uğurda, uzun süren bir direniş gösterdi. Kürdistan, kitle kırım bombaları, zehirli gazlara rağmen 30 yıl direndi.
Türk isyancılar ise, henüz onuncu günündeler. 11 günlük direnişte iki ölü, yüzlerce yaralı verdiler ama, Faşizmin asıl saldırı salvosu, yola çıkmış geliyor. Recep Erdoğan, protestolarla yıkandığı Kuzey Afrika gezisi dönüşünde, yükselen "yol ver ezelim" naralarıyla Faşist kıyım haberini verdi.
"Ezme" dilek değil, emirdir. Bu emir, megolosunu bilenler için malumdur, açıktır. Erdoğan’dan habersiz, ondan onaysız değildir. Onun dolaylı emridir.
Gezi isyanı, Türk halkının Faşizmle imtihanında bir ilktir. Bakalım uç veren genel saldırı karşısında kaç gün direnebilecektir.
Kürtler, Che’nin deyimiyle onca kayıplara "hoş geldin" sercesine 30 yıl savaştılar…
 

Yazarın diğer yazıları