Efrîn faşizmi bitirir!

AKP-MHP ve cümle çeteleri “sürekli saldırı” stratejisini uygulamaktadırlar. Savaşta sürekli saldırı konumunda olmanın ne anlama geldiğini savaş stratejileri üzerine yoğunlaşan ustalar binlerce yıldır değerlendirmektedirler. “Sürekli saldırı” zafer yaratır diyen bir ustaya rastlanmamıştır. Aksine ustalar bu konumu “astarı yüzünden pahalı” veya “önünü göremeyenlerin intiharvari gidişi” şeklinde ele almışlardır.

“Sıfır sorun” stratejisinden azami sorun, sürekli saldırı konumuna geçmiş olması iktidarın çöküşünün bir kanıtı olmuştu. Yani çöküş yeni başlamadı. 

Çöküşten bahsederken kimileri çok karamsar yaklaşıp bunun bir propagandadan ibaret olduğunu düşünüyor. Gerçekten çöküşte olmayan bir gücü çöküyor gibi görmek devrimciler açısından bir gaflet durumunu ifade eder; çöküşte olan bir gücü, olduğundan güçlü görmek ise bir devrim fırsatını heba edecek kadar yanlış bir yaklaşımdır. Dolayısıyla faşizmin çökmekte olduğunu söyleyenler bunun sorumluluğunun bilincinde olarak söylemektedirler.

Küresel politikalara yöneldiği halde kapitalizmin kendisi gerileme ve çöküş sürecini yaşamaktan kurtulamazken ulus-devletçiliğe vahşice sarılan AKP-MHP iktidarı mı kurtulacak?

Kısaca irdeleyelim. Kapitalizm binlerce yıllık gelişim sürecini son 400 yılda Avrupa merkezli olarak zirveye taşıdı. 1970’lerden itibaren Sanal’ın icadıyla finans-kapital konumunu kazandı. İşte ulaştığı son zirve buydu. Zirvede icat edilen “sanal sermaye ve sanal toplum” kapitalizmin toplumdan dışlanma düzeyini ve bununla bağlantılı olarak gerilemesini ifade eden en çarpıcı olgu durumundaydı. Sovyetlerin dağılması ardından kapitalizmin gerileme dönemine girmiş olduğu daha iyi açığa çıktı, görünür hale geldi. 

Küresel ölçekte yaşanan kriz ve gerilemenin benzerini yerellerdeki tekelci iktidarlar katlamalı olarak yaşamaktadırlar. Ulus-devlet silahından başka iktidar aracı kalmayan güçlerin durumu Napolyon karşısında tutunmaya çalışan mutlakiyetçi krallıkların durumuna benziyor. Onlar da sürekli saldırı halindeydiler. Çünkü can çekişmekteydiler. Hatta Napolyon’a son darbeyi vuracak kadar ileri gittiler. Fakat yine de yenilmekten kurtulamadılar. Çünkü bu merkezi krallıkların miatları dolmuş, yeni burjuva sınıfının ulus-devlet makinası ise her yerde zaferini ilan etmişti.

21. yüz yılın küresel dünyanın yüz yılı olduğunu ve ulus-devletlerin miadını doldurduğunu söyleyenler haksız sayılmaz. Fakat miatlarını doldurmuş olmaları, meydanı sessizce terk edecekleri anlamına gelmiyor. Sürekli saldırı halinde olmaları tam da bu nedenledir, yani sona doğru gittiklerini görmelerindendir. Kendileri bu sonu görüyor ve “ölüm-kalım” ya da “varlık-yokluk” savaşı verdiklerini ifade etmelerine rağmen anti-faşist güçlerin AKP-MHP çete güruhunun çöküşünü görmemesinin objektif bir nedeni olamaz. Bu durumda ancak özel harp ve medyanın psikolojik bombardımanı bazıları üzerinde etkili oluyor denilebilir.

Çöküş gerçektir. Saldırı ise sınırsızdır. Direniş de buna göre büyük olmak zorundadır. Napolyon’un sistemi ulus-devlet sistemiydi. Halklarımızın sistemi demokratik ulus sistemidir. Bugün hangi sistemin kazanacağı zamanın ruhuyla belirlenmiştir. Rüzgâr halklarımızın lehine esmektedir. 

Fakat unutmayalım ki karşımızda sadece ulus-devlet statükoculuğuna sarılan güçler yok. Küresel güçler bu rüzgârdan yararlanıp kendi sistemlerini ayakta tutmaya ve küresel çapta nefes almaya çalışmaktadırlar. Bedeli tüm Ortadoğu’nun yangın yerine dönmüş olmasıdır. Bu noktada ilişki ve çelişki diyalektiğini iyi şekilde kurmayı başaran Özgürlük Hareketinin hamleleri zamanın ruhuna kendi rengini vermektedir. Bu renk demokratik ulus rengidir. Bir millet, bir dil, bir din, bir mezhep rengi değildir: “Herkesin hem kendini hem de evrenselliği yaşayacağı” bir renkliliktir.

Uygarlığı kurtarmaktan söz edenler Almanya’da G-20 protestolarında olduğu gibi sokağın ne anlattığını bilmeyenler veya muğlaklaştırmak isteyenlerdir. Bizim uygarlığımız sokaktadır! Efendiler halen anlamamışlar ki biz onlarla aynı uygarlıkta yaşamıyoruz. 

Yaşadığımız uygarlığın adı olan demokratik uygarlığın zaferinin önlenemeyeceği bir çağdayız. İster Almanya’da olsun ister Efrîn’de bu çağın tüm direnişleri birbiriyle bağlantılıdır ve birbirini büyütmektedirler. 

Bu parametrelerle gündemde olan Efrîn direnişine baktığımızda faşizmin sonunun ne kadar yakın olduğunu daha net görebiliriz.

Öz itibariyle diyebiliriz ki “sürekli saldırı” halinde olan bir güç önündeki bataklığı göremez. AKP-MHP’nin yaşadığı durum budur. Faşizmi bu bataklığa sürükleyen politikaların esas mimarı olan eski Türk Genelkurmayı İlker Başbuğ bile gecikmiş olarak yanlış yaptığını görüyor: “Suriye’ye doğrudan müdahaleyi” yanlış bulduğunu açıklıyor. Türkiye’nin bataklığa girdiğini görüyor. Fakat Başbuğ iradesi kırılmış eski bir askerdir; eski etkisi kalmamış, Türkiye’yi yanlış yoldan döndürecek gücünü yitirmiş, sadece sızlanmaktadır.

Efrîn veya herhangi bir işgal bölgesi seçmek at gözlüğüyle yürütülen “sürekli saldırı” konseptine uygundur ama dönüşü olmayan bu yol AKP-MHP-DAİŞ koalisyonunun sonunu getirecektir.

DAİŞ’in Kobanê’ye saldırması bugün Raqa’da yediği darbelerin temeli olmuştur. DAİŞ Kobanê’ye saldırana dek tüm bölgede vahşi bir fırtına estiriyor, girdiği her yeri daha girmeden “fethediyordu!” Kobanê direnişi DAİŞ’in kırılmasına yol açtı. Şimdi benzer bir son AKP-MHP çetesini beklemektedir. Rojava devriminin yıl dönümüne gelmişken Efrîn’de yükselen halk öfkesi bu zaferi şimdiden müjdelemektedir. Hiçbir şey devrim öncesi gibi değildir. Efrîn, Rojava, tüm Kürdistan sürekli devrimler sürecini yaşamaktadır. Faşizmi yenecek her türlü irade açığa çıkmıştır.

Türkiye ve tüm bölgede AKP-MHP faşizminin bir an önce yıkılmasından yana olan tüm güçler şimdi Efrîn ve diğer tüm işgal bölgeleri için direnişe geçmelidir.

Yazarın diğer yazıları