Ekoloji de devletin kıskacında

17 Temmuz 2015’te Cudi yanmaya başladığında, ‘Nuh’un Çocuklarına Mektup’ diye bir mektup hazırladık. Bu mektubu Derelerin Kardeşliği Platformu’ndan birkaç dere imzaladı. Ama üst federasyon ortalığı yıktı. Bugün örgütlerin siyaseten ayrışmasında görülen amalar orada da görülmeye başladı. Devlet aklı aslında ekoloji siyasetinin toplumsallaştırılmasına izin vermeyecek, bütün yapılandırmalarını sağlamış durumda.

ŞAHİN BOZLAR / FRANKFURT

AKP iktidarının 17 yıllık iktidarı boyunca izlediği rant ve savaş politikaları büyük bir ekolojik tahribata yol açmış durumda. Bütün yaşam alanları sermayeye açılmış durumda. Neredeyse bütün dereler şirketlere teslim edilmiş. Sular metalaştırılmış. Ormanlar, tarım alanları, yaylalar, bütün doğal alanlar inşaat, maden, enerji şirketlerine sunulmuş durumda. Kentsel dönüşüm adı altına halklar yerlerinden zorla edilmekte, yerle bir edilen Cizre, Sur gibi Kürt kentleri inşaat şirketleri tarafından yeniden yapılıp sermayeye dönüştürülmekte.

Buna karşı cılız da olsa devam eden bir çevre mücadelesi var. Ekolojist Beyza Üstün, yerellerde direnişler olsada ortaklaşma ve iktidar politikalarına direnecek bir mücadeleye evrilmede önemli eksiklikler olduğunu belirtti. Ekolojik mücadelenin politik bir mücadele olduğunun siyasi yapılar, partiler ve örgütler tarafından yeterince içselleştirilmediğinin altını çizen Üstün, ”Bugün örgütlerin siyaseten ayrışmasında görülen amalar ekolojik mücadelede de görülmeye başladı. Amalar ve iktidar olma halleri var. Devlet aklı aslında ekoloji siyasetinin toplumsallaştırılmasına izin vermeyecek, bütün yapılandırmalarını sağlamış durumda” dedi.

HDP eski İstanbul Milletvekili ve HDP Ekoloji Komisyonu üyesi Prof.Dr. Beyza Üstün ile ekolojik mücadele ve handikaplarını konuştuk.

Türkiye’deki ekoloji eksenli mücadeleyi özetler misiniz? Ne zaman başladı, geldiği düzey ne durumda?

Türkiye’de çevrecilik adına pek çok mücadele yapıldığı söylenmekte yıllardır. Bana göre, ekoloji politikası, yani sınıf temelli, ekoloji için gerçek boyutlu mücadele ilk Bergama’da başladı. Bergama’da maden yapılmaya kalkıldığında oradaki köylüler, maden yapılırsa kendi yaşam alanlarında o güne değin yaptıklarını yapamayacaklarını anladılar. Yani tarım yapıyorlardı, pamuk, tütün yetiştiriyorlardı, hayvancılık yapıyorlardı. Bunu yapamayacaklarını düşündükleri için ayağı kalktılar. Bu topluca bir kalkıştı aslında. O dönemin iktidarı Çevre Bakanı İmren Aykut’tu hatırlarsanız… Danıştay’ın bütün iptallerine rağmen dönemin iktidarı madene yol verdi. Hala maden işletiliyor. Yani kazanım diye baktığınızda, işletme yoluna devam etmekte. Ama o yıllarda köylülerin başlattığı Bergama direnişi; ekoloji mücadelelerinde ve ekoloji politikasında  önemli yapı taşı oldu.  Mücadeleyi çevreciliğin, çiçek, böcek v.s perspektifinin dışına taşıdı, hepimize gerçekten yaşam alanlarını koruyacak sınıf bazlı bir politik mücadele öğretti.

Türkiye’de tüm coğrafyadaki ekoloji üzerindeki baskıların artışına baktığınızda 2001 özellikle 2008 krizinden sonraki doğal alanların sermaye birikimine sokulmasıyla farklı yerlerde, farklı bölgelerde; Karadeniz’de, Mezopotamya havzasında, Ege’de, Akdeniz’de önce derelerin şirketlere verilmesi; yani suyun ticarileşmesi süreci başladı. Her yerel yaşam alanlarını korumak için direnmeye başladı. Ekoloji mücadelesi yaşam alanlarına saldırının planlandığı her yerde çoğalmaya başladı. Bu mücadelelerin içinde siyaset aramak mümkün değildi. Yani onlar, o yerelde yaşayanlar, farklı görüşte olsalar da, kendi deresine sahip çıkmak için yan yana geldiler. Ve, 2008’li yıllarda, Derelerin Kardeşliği Platformu, Suyun Ticarileşmesine Hayır Platformu gibi platformlar kuruldu. Yanı sıra Nükleere Karşı Platform sadece nükleer santrallere karşı duruşu yükseltti. Pek çok mücadele hızla alanlarda artmaya başladı. Örneğin halkların yaşamına kasteden Turgutlu Çaldağı’nda maden mücadelesi, işte Artvin-Arhavi’de, Fatsa’da Murgul’da maden mücadeleleri, Çemişgezekte termik santrale karşı mücadeleler… Yani 2008 yılı krizini takip eden süreyle birlikte bu durum; yaşam alanlarının maden, enerji üretimleri üzerinden yapılaşmaya açılması OHAL dönemlerine değin yaygınlaşarak sürdü aslında.

Bu süre içerisinde gerçek anlamda bir ekolojik mücadele oldu mu?

Evet, bu dönemde ekoloji mücadeleleri gerçek anlamına da kavuşarak yükseldi. Mücadeleler Gezi direnişi ile taçlandı. Gezi’de bütün bu mücadeleler Taksim’e aktı, orada diğer mücadelelerle buluştu. Bu buluşma mücadeleyi ortaklaştırdı, büyüttü. Gezi hakikaten farklı ekoloji mücadelelerinin, kent mücadelelerinin, kadın örgütlerinin, üniversite, eğitim mücadelelerinin buluşma noktasıydı.

Ancak, OHAL’le birlikte savaşın başlaması sonucunda bu mücadelelerde ortaklaşma çok az görüldü. Örneğin Sur’un yıkımı, Cizre’de, Silopi’de, Dargeçit’de yaşanan olaylar. Orada yerinden edilen halk, belleği yok olan kenti savunanların mücadelesine farklı coğrafyalardan, batıdan, Karadeniz’den  dokunma, ulaşma gerçekleşmedi. Gezi’deki gibi mücadelelerin fiili buluşması gerçekleşmedi. Ekoloji örgütleri, kent savunucuları bulunduğu yerden sadece selam verdi. ‘Dayanışmadayız’ dendi. Açıklamalar bu aşamada durdu. Oraya, saldırının yaşandığı yere gidip, savunmaya katılan pek olmadı. Birkaç örnek hariç. Sur için örneğin, Sur içindeki halkın evlerini terk etmemek için başlattıkları direnişe Kuzey Ormanları Savunması’ndan, HDP Ekoloji’den bir grup arkadaş olarak gittik ama zamansal olarak çok kısa dönemlerdi. Gezi direnişinde olduğu gibi orada kalıp bütün mücadeleyi birlikte yürütür bir pozisyon değildi. Gidip dayanışmanın içinde söyleyip dönen mücadelelerdi.

Söylediğiniz gibi birçok platform oluştu. Hemen hemen her yörede bir platform oluştu. Ama bunların kollektif bir çalışması oldu mu? Veya öyle bir girişim oldu mu? Bir çok platformun hukuk kazanımları oldu ancak kollektif bir mücadeleye dönüşebildi mi?

Öncelikle belirttiğiniz hukuk kazanımları kısmına değinmek istiyorum. Doğrudur, mücadelenin bir ayağı hukuk mücadelesiydi. Şirketi, ilgili bakanlığı mahkemeye vermek, işin iptalini sağlamak vs. Ama devlet, tabi onun yürütmesi olan iktidar bu mücadele pratiğini çok çabuk işlevsiz hale getirdi. Danıştay’ın, idare mahkemelerinin halkın lehine verdiği kararları bozacak düzenlemeler yaptı. Örneğin yürütmesi iptal edilen, durdurulan projeler için aynı yere aynı işletmeye yeniden işletme izni (2009/7 genelgesi) çıkarttı. Dolayısıyla mücadele edenlerin kazanım diye ifade ettiği hukuksal bir kazanım yaşama geçmedi aslında. İktidar hukuk mücadelesini süreç içerisinde çok iyi çözümledi, tasfiye etti.

Belirttiğiniz dayanışmanın büyümesi yada örgütlenmeye dönüşmesinde şu hususları gördük: Yerelde, orada yaşayanları doğrudan etkileyen bir olay olduğunda yerel halk siyaset gözetmeksizin, çoğu zaman sosyalistlerin öncülüğünde yapılacak işe karşı mücadele etmeye başladı. Fındıklı Derelerin Kardeşliği Platformu’nun, Munzur Koruma Kurulu’nun oluşumu böyledir. Hopa su mücadelesi böyledir. Yani her bir dereye ait müdahaleye karşı o yöredeki yerel halkın buluşması büyüdü. Ama, biraz evvel belirttiğim gibi Derelerin Kardeşliği Platformu kuruldu ama sadece Karadeniz bölgesinde dereler için verilen mücadeleleri buluşturdu. Bir müddet sonra bu platformlar ‘dışarıdan gelenler olmasın, orası karışmasın’ diyerek desteğe gelenleri ayrıştırmaya başladı, kendi amalarını üretti. Üretilen bu amalar; sistemin yüzlerce yıldır oluşturduğu kodlamalarda mevcut, devletin bize öğretileri arasında var aslında. Hepimizin mücadele pratiklerine de aktarılmış durumda. Bu amalar doğrultusunda sadece küçük yerel birliktelikler yaşama geçirildi.

Mesela bunların içinde en fazla büyüyeni Derelerin Kardeşliği Platformu’dur. Yani hem fiili alan mücadelesi veren, deresini suyun kenarında koruyan hem de diğer derelerle kardeşlik kuran bir yapı. Ama o da bir müddet sonra diğer dayanışmalarla arasına siyasi mesafe koydu. ‘Biz sizi karıştırmıyoruz’, ‘Siz bize müracat edin biz bunu bir değerlendirelim’ gibi.

Bir örnek daha: 17 Temmuz 2015 tarihinde Cudi yanmaya başladığında bizler, ekoloji mücadelesi verenler, Cudi’ye ‘Nuh’un Çocuklarına Mektup’ diye bir mektup hazırladık. Bu mektubu Derelerin Kardeşliği Platformu’ndan bir kaç dere (dereler platformu) imzaladı. Ama üst federasyon ortalığı yıktı. ‘Bize müracaat edecektiniz, biz değerlendirecektik’ diye… Bugün örgütlerin siyaseten ayrışmasında görülen amalar orada da görülmeye başladı. Amalar ve iktidar olma halleri. Gördüğünüz gibi devlet aklı aslında ekoloji siyasetinin toplumsallaştırılmasına izin vermeyecek, bütün yapılandırmalarını sağlamış durumda.

Bunu sadece böyle dolaylı olarak değil, bizzat halkların üzerinde baskı yaratarak, halkların mücadelesinin aralarına STK’larla girerek doğrudan da yapmakta. TEMA, Greenpeace vb. ile mücadele edenleri liberal çizgiye çekerek, ‘Dışardan gelenler olmasın’ düşmanlıkları yaydılar. Örneğin; şu sözü yerel mücadelelerde çok duyarsınız: ‘Yabancılar gelmesin.’

Cerattepe’yi savunmak için Artvinli mi olmak gerekiyor?

Bizim, sizin Cerattepe’yi savunmamız için Artvinli olmamız gerekmiyor. Ya da orada yaşamamız gerekmiyor. Ama bu öyle bir öğreti ki, oraya gittiğinizde, orada mücadelenin içine katıldığınızda, mücadeleyi büyüttüğünüzü bilmelerine rağmen kendi amaları nedeniyle bunu size dayatırlar. Bunu kim dayatıyor? Bunu devlet dayatmıyor aslında. Dolayısıyla sizin sorunuzun cevabı şurada: Ekolojik mücadelenin politik mücadele olduğunu siyasi yapılar, partiler ve örgütler çok içselleştirmiş durumda değil. Ekoloji siyasetini ana tema olarak kabul etmiyorlar. Daha çok süs, hoşluk, detay, reklam olarak kabul ediyorlar. İkincil görüyorlar.

Oysa ekoloji perspektifi ile düşünmek, siyaset yapmak özgür ve eşit yaşamın inşasının temel koşuludur. Sur’un yıkımında karşılaştığımız, yüzleştiğimiz durum bütününde bu olgunun tüm detaylarını ortaya koymakta. Oranın halkı, kentin belleği, tarihi, kültürel dokusu, doğal varlıkları, tümünün yok oluşu, geri alınamaz yıkım, Hevsel’e kadar giden sermaye ve devletin saldırısı.

Sistemin Sur ve Hevsel için dayatmasına karşın oradaki mücadeleyi büyütmek çok mümkün olamadı. Oysa Gezi’yi yaratmış ekoloji sathı vardı. Gezi’nin hayaleti hepimizin üstündeydi hala. Buna rağmen Sur için mücadeleyi çok büyütemedik, kısmi kaldı. Birincisi bu. İkincisi; gerçekten mücadele örgütleri sistemin kodlamalarını çok sahiplenmiş durumda. Yani üç beş kişi bir araya geldikten bir müddet sonra, oluşumda iktidarlaşma başlıyor. İktidar olanlar kendi kurallarını koyuyor. Mücadele başladığı akstan ayırılıyor, neden sonuç ilişkisi kopuyor. Sermaye ve iktidarın birlikte müdahalesi varken, mücadele ettiğini düşünenler, rahatlıkla o müdahalenin bütününü görmeyip, sadece yapılan iş üzerinden itiraz ediyor mesela.

İktidar karakteri kitleyi de etkiliyor yani?

Kitleyi etkiliyor şüphesiz. Yani ‘nükleer olmasın ama yenilenebilir enerjiler üzerinden yapılsın’ denebiliyor. Mücadele ettiğini söyleyenler, sermayeye diğer yöntemleri önerebiliyor örneğin. Sistemin öğretilerinin tümüne mücadele sırasında tanık oluyorsunuz. Dolayısıyla bunlar sadece devletin, sadece iktidarın engellemesi değil. Yüzlerce yıldır hafızalarımıza kodlananlar aslında kendi mücadelemizin önünde oluşturduğumuz güçlü bir duvar.

AKP iktidarının 17 yıl boyunca izlediği politikaların yol açtığı ekolojik tahribat genel hatlarıyla hangi boyutta?

Bütün yaşam alanları sermaye açılmış durumda. Tabi bu işi AKP tek başına yapmıyor. AKP, sistemin taşeronu ve bir yandan da onun yürütücüsü. Şirketleşmiş devlet yapısı içinde varlığını sürdürüyor. Kapitalizmin krizlerinden çıkış için şirketlere ve sermayeye yeni birikim alanları açıyor. Son on yıldır ya da 2008 krizinden bu yana irdelediğinizde, Türkiye’de neredeyse bütün dereler şirketlere teslim edilmiş durumda. Sular metalaştırılmış durumda. Ormanlar, tarım alanları, meralar, yaylalar, kıyılar, aklınıza gelen bütün doğal alanlar sermaye birikimine sokulmuş, inşaat sektörüne, maden şirketlerine, enerji şirketlerine sunulmuş durumda.

Kentler ise kentsel dönüşüm adı altında inşaat şirketlerinin sermaye birikim alanı olarak yeniden yapılmakta. Kentsel dönüşüm talanı ile barınma haklarını halkların elinden zorla almaya, halkları yerinden zorla etmeye İstanbul’dan, Ankara’dan, İzmir’den başladılar. 2015’ten sonra OHAL ve savaşla birlikte Sur, Cizre, Nusaybin, Silopi, İdil; savaş araçları ile yıkıldı, ardından inşaat şirketleri tarafından yeniden yapılıp sermayeye dönüştürülüyor. O bölgelerde kültürel dokuya aykırı yapılan bu binalar yöre halkına değil, zaten onlar yerinden edilmişti, gelir düzeyi yüksek sınıfın alabileceği konutlara dönüştürüldü. Böylece sermeye krizden çıkmış oldu, AKP egemenliğini savaşarak ve yöre halkına saldırarak korumuş oldu.

Siz de bahsettiniz hem tarihi yerler hem de kültürel dokular ortadan kaldırıldı. ‘Muhafazakarım’ diyen bir yapının bunları koruması gerekmez mi? Bu konuda bir terslik yok mu?

Bence terslik yok. AKP dediğim gibi tek başına sadece bir parti değil, bir sistemin bugünkü taşeronu ve yürütücüsü. Dolayısıyla o muhafazakar denilen yüz aslında topluma yaptıklarını, yapmaya çalıştıklarını iyiye, temize çekmek için edindiği bir maske. Asıl yapmak istediği ise, iktidar kalabilme. Bunu ise saldırarak, yok ederek ve sermeyeyi arkasına alarak, hem kendini hem kapitalistleri besleyerek yapıyor. Tüm bunları dindar kimliği ile yapıyor. Kolaylıkla halklara saldırıp öldürebiliyor, yıktığı alanları ise önceden planladığı şekilde sermayeye hızlıca açıyor. Sermayenin önünü sınırsız açıyor. Hem ulusal sermayenin hem uluslararası sermeyenin.

Siz aynı zamanda HDP Ekoloji Komisyonu’nda da yer alıyorsunuz. HDP buna karşı nasıl bir mücadelenin sahibi?

Bizim bir hedefimiz var, eşit ve özgür yaşamı kurmak. Bu nedenle siyaseti, ekoloji perspektifi ile yürütmeyi önemsiyoruz. Ekoloji politik bir olgu bizim için korunmalı ve yaşamın gereksinimi kadarı ile kullanılmalı. Bugün biz henüz iktidarda değiliz. Dolayısıyla iktidarda olmama halimizle sadece siyaset üretmeye çalışıyoruz. Suyun ticarileşmesine HAYIR’ı yaşama geçirecek önerilerimiz var. Yoksulluğun önüne geçmenin temel ilkelerinden biri de yaşam içinde gerekli olanları ücretsiz yapabilmeleri. Su ücretsiz olmalı, ulaşım ücretsiz olmalı, sağlık hizmeti ücretsiz olmalı. Yani bu büyük eşit ve özgür yeni yaşam hedefine bugünden örebileceğimiz siyasi adımlar şimdilik böyle. Yönetime geldiğimiz, söz sahibi olduğumuz yerel yönetimlerde, göreceksiniz, böyle olacak.

Yapılması gerekenler tartışılırken; herhangi bir üretim konu olduğunda, o üretimin gerekliliği üzerinden tartışırız. Sermeye birikimi yerine, neden bahsediliyorsa enerjiden mi, yapıdan mı, bu üretimin önce halk için, yaşam için gerekliliği irdelenir. Dolayısıyla Biz’ler Karl Marx’ın belirttiği gibi halkların, canlıların yaşamı için gereken kullanım değerini savunuyor, sermaye birikimi üzerinden yaşam alanlarına yapılacak müdahalelerin karşısında yer alıyoruz.

Hiç tartışma yapmadığımız ekoloji politikalarımız da var; Örneğin, hidroelektrik santrallerle suyun şirketlere devri. Yani suyun ticarileştirilmesini kabul etmiyoruz. İktidar olduğumuz andan itibaren şirketlerin elindeki su kullanım anlaşmaları iptal edilecek. Bu çok net. O günden sonra tüm dereler, yer altı suları, aklınıza gelen bütün akarlar özgür olacak.

Özetle eşit ve özgür yaşam hedefine giderken yolumuzda hangi alanda siyaseten var olursak, ister parlementoda, ister yerel yönetimlerde, ister mahalle meclislerinde, alanda ekoloji perspektifi politikalarımızın temelidir. Parti olarak yolumuza bu perspektifle devam edeceğiz. Şu anda muhalefet partisi olarak yaşam alanlarına yapılan saldırılara engel olmaya çalışıyoruz. Alanda ise ekoloji mücadelesi verenlerle birlikte oluyoruz. Parti olarak kazandığımız yerel yönetimlerde bugün ve bugünden sonraki durumda da izleyeceksiniz, kendi politikalarımızı hayata geçirecek çalışmalar yapacağız. Ve sonunda eşit ve özgür yaşamı ekoloji temelinde inşaa edeceğiz.


Prof. Dr. Beyza Üstün kimdir?

Prof.Dr. Beyza Üstün, 25. Dönem HDP İstanbul milletvekili ve HDP PM ve ekoloji komisyonu üyesi.

Prof.Dr. Üstün, Yıldız Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyeliğinden emekli. Boğaziçi  Üniversitesi ve Çevre Bilimleri Enstitüsü’nde ders görevlendirmeli olarak görev yaptı.

Suyun Ticarileşmesine Hayır Platformu, Onurumuzu Savunuyoruz Hareketi, Akademi Susmayacak ve Üniversitesi Dayanışma Platformu, Halkların Demokratik Kongresi, Sosyal Araştırmacılar Vakfı, Öğretim Üyeleri Derneği ve Eğitim-Sen üyesi olarak yer aldı.

Yazarın diğer yazıları

    None Found