Ekonomi, güvenlik, toprak

Abdurranman AYDIN

Yerküremiz (kimisine ‘zerküre’ kimisine de ‘terküre’dir ya bu) köklü bir dönüşümden geçti, geçmeye de devam ediyor. Bu türlü dünya tarihsel dönüşümleri içinden geçerken kavramak bir hayli güçtür; derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar misali.

Elbette ben de bu büyük ölçekli dönüşümü bütün berraklığıyla kavradığım iddiasında değilim. Ama şunu ileri sürebilirim: Olabilecek en iyi konumu alabilmenin yolu bu dönüşümü kavramaktan geçiyor.

Bu dönüşüm, kapitalizmin artık insanın bütünüyle ‘terk’ edildiği bir aşamaya eriştiği bir tarihsel döneme işaret ediyor. Sosyal devlet geleneği bir hayli güçlü Kuzey Avrupa ülkelerini saymazsak, insanın çıplak ekonominin dünyasına terk edildiği uzun bir süreçten geçtik; yaklaşık 70’lerden beri. Ya da dilerseniz dünyanın bu tarafı için söylenirse, 68 yenilgisinden beri…

Bu süreç yurttaş insanın yerini müşteri insana, siyasal kimliğin yerini tüketici kimliğine bıraktığı bir süreçti aynı zamanda. Kendi siyasal dilini de ‘güvenlik’ lehine bireysel hak ve özgürlüklerin aşınması biçiminde bulmuştu. Hatta bu süreci, bu büyük dönüşüm sürecini tehlikeli bir ‘güvenlik paradigmasının’ bütün dünyaya egemen olması biçiminde okudu pek çok siyaset teorisyeni (iki örnek için bkz. Giorgio Agamben ve Marc Neocleous).

Örneğin ‘tüketici hakları’ gibi bir garabeti mümkün kılan da bu olmuştur; bu garabetin ‘insan hakları paradigmasını’ aşındırmasını mümkün kılan da. Eşitlik ve özgürlük idealleri ile ‘güvenlik’ fikrinin çatıştığı bu noktada Kuzeyiyle Güneyiyle Avrupa da eleştiri konusu haline geliyor; kendi temel ideallerini terk etmesi bakımından.

Zizek “İnsan Suretine Bürünmüş Barbarlık” başlıklı yazısında, Avrupa’nın, kendi tarihinin kalbinde yer alan özgürleşimci vaadi yenileyip onarmadığı sürece bir strateji önerebilecek bir konumda olamayacağını belirtiyordu: “Avrupa’nın égaliberté mirasını, yalnızca, Eski Avrupa’nın çürümekte olan cesedini arkamızda bırakmak suretiyle koruyabiliriz.

Avrupa’dan öğrenmesi gerekenler Ukraynalılar değildir: Maidan’daki protestocuları motive eden rüyanın düzeyini tutturup bunu sürdürmeyi öğrenmesi gereken Avrupa’dır.” Ukrayna’daki gelişmeler nedeniyle yazmıştı bu yazıyı 4 sene kadar önce. Ukraynalıların yerine başka halkları koyun; denklem değişmeyecektir. Avrupa, Avrupa olarak kalmak istiyorsa devrimlerinden kalan mirası yeniden sahiplenmek zorundadır: Eşitlik, özgürlük, kardeşlik.

Yani sosyal devlet geleneğinin bunca güçlü olmasına karşın Avrupa da münezzeh değil bu dönüşümden. Etienne Balibar Avrupa’yı da kuşatan bu sorunun köklerinde ‘insan hakları söylemi’ ile ‘yurttaş hakları söylemi’ arasındaki bir yarılmanın bulunduğu saptamasında bulunuyordu.

Ona göre bu yarılma en çok da siyasal hayatın ahlakileştirilmesinin ya da etiğe dayanılarak yeniden kurulmasının öne sürüldüğü anlarda beliriyordu. “Günümüzde insan hakları söylemi (her şeyden önce insan haklarının zaferi olarak değil savunusu olarak formüle edilmektedir), vicdan özgürlüğü ya da bireysel güvenlikten tutun da varolmaya ilişkin bir hak talebine ya da bir halkın öz-belirleme hakkına kadar oldukça geniş bir yelpazeyi kaplamaktadır.

Fakat ekonomizm ve teknokrasinin istilasına karşı, siyasal alanı yeni alanlara (ekoloji gibi) doğru genişletme önerisi ya da iddiası ile siyasalı klasik anlamıyla yeniden değerli kılmak arasında salınan haliyle, yurttaş hakları söyleminden büsbütün ayrı kalmayı sürdürmektedir.”

Çünkü bu bağlamda ‘insan’ bir soyutlamadır ve ‘yurttaş’tan soyutladığımızdan artakalan bir şeydir. Dolayısıyla ‘insan’dan soyutlanandan artakalan başka bir şeyin kapısını da aralar. Ve Balibar da bunun ekonomizmin ve teknokrasinin istilasıyla görünür olduğu fikrine katılmaktadır.

Siyasal aygıt (ya da siyasal olduğunu varsaymamız beklenen aygıt) insanı terk ederken, yurttaşlığı da beraberinde götürerek onu salt bir insana dönüştürür ki onu da ekonomi ve teknokrasi yutabilsin “müşteri insan” olarak.

Üstelik gelişmekte olan piyasalar olarak adlandırılan ülkelerdeki balon zenginleşme durumlarında bu süreç çok daha ağır yaşandı, yaşanıyor.

Bu durumun tehlikesini toprak üzerinden okumak da mümkün. Çünkü toprak kalıcıdır; buna karşılık sermaye ya da para akışkandır. Toprağın dünyasından sermayenin dünyasına sembolik bir göçe zorlanmaktadır insan.

Çünkü siyasal en rezil, en berbat biçimiyle bile olsa kendisini toprak üzerinden tarif ederken çıplak ekonominin dünyasında bizzat ‘yerküre’ kayar ayaklarımızın altından. Siyasalın aşınması toprakla bağımızın da aşınması anlamına gelmektedir.

Siyasal kimliğinden soyutlanan insan, üretici olarak kodlanan insan, tüketici olarak kodlanan insan, üzerinde yaşanılan toprağın bile bir mülk konusu haline getirilmesiyle toprakla bağı koparılmış insan… ‘İnsan’ın anlamıyla bu kadar oynanan bir çağ daha olmamıştır herhalde.

Yazarın diğer yazıları