Ekonomik krizin gerçek nedeni: Türk devleti mağlup olmuştur!

Herkes ekonomist oluverdi. Kimisi krizi “yanlış ekonomik politikanın sonucu” sayıyor, kimisi “demokrasi yokluğuna” bağlıyor. Kimisi hınzır sermayenin “sömürüsünden” söz ediyor. Yani hepsi “ekonomi bilimcisi”.

“Ekonomist” deyince aklıma Küba devrimi geldi.

Devrimciler toplanmış. “Rejimi yıktık şimdi ne yapacağız” diye tartışıyorlar. Castro soruyor: „Aranızda ekonomist var mı?“ Bir tek el kalkıyor. Che Guavera. Castro gülüyor. „Sen doktorsun?” Che şaşırıyor, „ben içinizde komünist var mı diye sordun sandım“ diyor. Che doktordu. Küba Merkez Bankası’nın başına geçti ve “ekonomik” lafazanlıkla değil, parayı devrimci iradeyle yönetti.

Şimdi yaşadığımız krizde „ekonomi“ sadece ağır ve ciddi bir sonuçtur.

Savaşın da değil, savaşın “sonucunun” sonucudur. Çünkü savaşın sonucunda kazanırsan kriz olmaz, kaybedersen olur. O halde yakın tarihe kısaca bakalım.

“Arap Baharı” 2010 yılında başladı. Böylece iki Körfez savaşıyla başlayan süreç, hızla Ortadoğu’ya sıkıştırılmış Üçüncü Dünya Savaşına evrildi. Bütün küresel güçler ve bölgesel güçler anında harekete geçti.

Türkiye bölgesel emperyalizmi o zaman ABD ile birlikte Müslüman Kardeşlerin başına geçti. ÖSO’nun komuta merkezi başlangıçta Hatay’daydı. Tepkiler üzerine Suriye’ye taşındı. 19 Şubat 2014’te ABD, Türkiye ve Özgür Suriye Ordusu arasında bir eğit-donat anlaşması yapıldı.

 Demek ki Türkiye Suriye’deki savaşa ABD safında katılmıştı. Tarihe dikkat: Sene 2014.

Bir sene içinde şunlar oldu: ÖSO hızla güç kaybetti. Onun yerine DAİŞ, El Nusra Irak’ın yarısını, Suriye’nin yüzde 40’nı işgal etti. Sonun başlangıcı Mısır’da 2013 Sisi darbesidir. İhvancı Mursi devrildi. Bu Türk devletinin savaştaki yenilgisinin ilk büyük işareti oldu. Ve bir süre sonra ABD ÖSO’ya yardımı kesti

Türk devleti ise DAİŞ’le ittifak kurdu.

Bir yıl sonra ne oldu?

DAİŞ Kobanê’yi işgal etmeye kalkıştı. Erdoğan “düştü düşecek” dediği sırada YPG 26 Ocak 2015’te Türkiye’nin ve DAİŞ’in yenilgisine yol açacak olan “Stalingrad zaferine” benzer bir zafer kazandı. Dengeler köklü olarak Türkiye’nin ve DAİŞ’in aleyhine değişti. ABD Rusya’nın karşısında Rojava’yla tıpkı İkinci Dünya Savaşında Hitler’e karşı Sovyetler Birliği ile kurduğu ittifaka benzer bir ittifak kurdu.

Türk devleti artık “savunmaya” geçti. Ortadoğu çapındaki hedefini Rojava’yı yok etme hedefiyle daralttı.

Kobanê zaferinden sadece iki ay sonra Erdoğan, 22 Mart 2015 tarihinde Dolmabahçe Mutabakatını reddetti. Çözüm sürecini sona erdirdi, PKK’ye karşı savaş açtı. Ve Cerablus’u, El Bab’ı, İdlib’i ve ardından Efrîn’i işgal etti. Böylece 2010 Arap Balarında ABD safında savaşan Türkiye ABD ile de fiilen “savaşın” eşiğine geldi.

Aynı zamanda Raqa’nın YPG tarafından kurtarılması ile stratejik denge Suriye güçleri ile Rojava lehine kökten değişti. DAİŞ unsurları tüm Güney’den temizlendi ve Suriye, Rusya’nın desteği ile Türkiye’nin işgal ettiği topraklardan çıkması için harekete geçti. Şimdi Türk ordusunun da bulunduğu İdlib bombalanıyor. Şam rejimi Rojava’yla masaya oturdu.

Türkiye artık hem ABD açısından, hem de Rusya açısından “mağlup olan devlet” statüsündedir.

Şimdi yaşanan ekonomik kriz işte savaşın bu ağır sonucuyla doğrudan bağlıdır. “Mağluba” bedel ödetiyorlar.

Geçen yüzyılın ve bu yüzyılın savaşlarında “mağlup devlet” haritadan silinmiyor. İkinci Dünya Savaşından sonra hem ABD, hem de Sovyetler Birliği Almanya’yı kendi etkilerine almak için kıyasıya rekabet etmişti. Stalin ABD, Fransa ve İngiltere’nin işgal ettiği Batı Almanya ile Doğu Almanya’nın sosyal-demokrat ve komünistlerin ittifakıyla kurulacak yeni iktidar temelinde birleştirilmesini önermiş, ABD ise Almanya’yı bölerek Batıyı hegemonyası altına almak istemişti.

Şimdi benzer bir durum söz konusudur; Trump’ın Türkiye’ye yönelik giderek artacağı anlaşılan baskılarının amacı elbette Türk devletini yok etmek değil. Onu teslim almaktır. Mağlup bir devletin yeniden ABD hegemonyasına girmesi, onun Ortadoğu’da İran’a karşı kullanılma ihtimalini doğuruyor. Rusya ise “işgal ettiğin yerlerden çık, seni ABD’ye karşı desteklerim” diyerek “tarihi amacına”, yani Güney’indeki “düşmanı” tehdit olmaktan çıkartmak, Ukrayna ve Kafkasya ile Rusya arasında bir tampon devlet haline getirmek, Boğazlar’da yeni imtiyazlar elde etmek için çalışıyor. Almanya ve AB’ye gelince, onlar savaşın bu sonuçlarından kendilerini korumak ve çıkarlarını savunmak dışında şimdilik pasif bir tutum alıyor.

Türk devleti savaşta uğradığı yenilgiden sonra, şimdi küresel güçlerin nüfuz rekabetine sahne oluyor. Bugünün sorusu Türkiye “kimin elinde kalacak, nasıl paylaşılacak, bunun sonuçları ne olacak” sorusudur.

2010 yılında “zafer umuduyla” dolar ile lira arasında bir barış vardı. O yıl dolar 1.5 TL idi. 2015’de Çözüm süreci bitmiş, savaş başlamış, Erdoğan 7 Haziran seçiminde azınlığa düşmüş, ve dolar hala 2.5 TL.

“Kontrollü darbe” yılında, darbe “kontrollü” olduğu için dolar  sadece 3 TL. Ve 2017’de yani daha dün, dolar sadece 6 kuruş artmış, 3.6 TL.

Ve şimdi bir dolar 6.5 TL. Ne oldu? Ekonomi aynı ekonomi, diktatör aynı diktatör iken, 2003 yılında 1.4 TL olan dolar neden böyle fırladı? 16 yıl TL ile Dolar arasında “barış içinde birlikte yaşama” durumu hangi nedenle tepe takla oldu?

Bu “cari açıkla”, “ödeme dengesiyle”, “Babacan’ın, Şimşek’in gitmesiyle”, Erdoğan’ın “İslam’da faiz haram” demesiyle, “demokrasi eksikliği” ile, “faşizmle” açıklanamaz. Faşizm, ilk dönemini geçelim, 2015’ten beri var.

Türk devleti “Üçüncü Dünya Savaşı’nda” yenilmiştir. ABD yaptırımlarını, Rusya da İdlip savaşını bilerek 24 Haziran seçimlerinden önce gündeme koymadı. En kullanışlı “mağlubun” iktidarına yeşil ışık yaktı. Şimdi onu avuçlarına almak üzereler.

Sosyalistlere diyeceğim şu: Ekonomiyi Che gibi yorumlayalım.

CHP’ye ise ne desem boş. Kılıçdaroğlu “katkı” sunmaktan söz ediyor ve “yenilginin” adını bile ağzına almıyor.

Ulusalcılara yine de bir çift söz: İkinci Enver sizi Kürde karşı savaşa sürükledi. Ülkeniz ağır bir mağlubiyete uğradı. Savaşın bedelini İkinci Enver’le birlikte mi ödeyeceksiniz, yoksa partinizin kurucusunun ulusal kurtuluş savaşında sırtını Kürt dağlarına verdiği gibi, siz de ama bu defa Rusya „sosyalist“ olmadığına göre, “ne ABD ile ne Rusya ile, Türk-Kürt ittifakıyla” mı diyeceksiniz?

Ve ardından da “ittifakı 1924’te bozmamızın acı sonuçlarından ders aldık” diye de ekleyecek misiniz?

Yazarın diğer yazıları