Ekonomiye bakış ve görevlerimiz

Toplumsallaşmada büyük bir niteliksel patlama anlamına gelen neolitiğin; Dicle-Fırat arasında, Toros-Zagros dağ silsilesinde, Verimli Hilal/Altın Hilal ve Mezopotamya olarak adlandırılan coğrafyada, yani bugünkü Kürdistan topraklarında, kadın öncülüğünde köy-tarım ve hayvancılık devrimiyle geliştiği kanıtlanmıştır. Ahlak, politika, demokrasi, kültür-dil, sanat, din, felsefe ve bilimde niteliksel gelişmeler yaşayan; ilk etnik unsurları oluşturan ve tarım-hayvancılığı geliştirerek ilk sistematik üretim tarzını doğuran bu alanda; nasıl oluyor da ilk toplumsal ekonomistler, ilk ekonomist olarak kadınlar, ilk ekmeği pişirenler, ilk toprağı işleyenler, ilk hayvanı evcilleştirenler, ilk fidanı dikenler, ilk çoban ve çiftçiler olan Kürtler topraksız, aç, susuz, işsiz ve çaresizdirler?

Bu devletçi uygarlığın başlangıcı kadar, halkımız üzerinde geliştirilen ekonomik soykırım ile ilişkilidir. Dolayısıyla demokratik komünal ekonomi anlayışımız ve bu anlayışa dayalı olarak ekonomi kavramı ve ilişkili olguların doğru temelde tanımlanması büyük önem taşımaktadır.

Günümüz ekonomisi ekonomi midir?

Ekonomi denildiğinde, akla bu kavramların özüyle alakası olmayan eylemler (doğa yıkımı, türlerin tükenişi, halkların kırımı, genetiği değiştirilmiş organizma ve buna dayalı tarım, kanserleşme, dengesizlik, toplumun makineleşmesi, yaşamın sanallaşması, savaşlar, tekeller, kar, faiz, borsa, kredi adı altındaki soygunlar) gelmektedir. İktidarın hizmetinde tekelleşen bilim, ekonomi politik üzerinden kapitalizmi meşrulaştırmakla uğraşmaktadır.
Kapitalist modernite, üç temel ayaktan oluşmaktadır: ulus-devlet, kapitalistik sermaye ve endüstriyalizm. Bu üçayak, ekonomi ve temel zemini olan doğanın canına okumaktadır. Kapitalizm ve endüstriyalizm, ekonomik faaliyetler adı altında çılgınca, düşmanca doğaya saldıran ve onu yiyip bitiren bir canavara dönüşmüş durumdadır. Sadece son iki yüz yılda dünya çapında yaşanan savaşların ortaya çıkardığı yıkım, insan ürünü olan gerçek bir felaket durumundadır. Ulus-devletle birlikte sermaye ve iktidar tekelleri toprağı, suyu, tüm yer altı-üstü zenginlikleriyle birlikte doğayı kendi mülkü haline getirmekte, toplumu da yurttaşlar topluluğu veya modern ulus adı altında belirlediği sınırlar içinde ve belirlediği yasalar ve ölçülerle bağlayarak hapsetmektedir. Bu şekilde işgal edilen doğa ve toplum, kendisi olmaktan çıkarılmaktadır.
Ulus-devletin bireysel mülkiyet sisteminde, herkesin eline doğanın bir parçası kendisinin mülküymüş gibi verilir. Ama diğer yandan vergiler ve diğer harçlar yoluyla her ikisi de sistemin sonsuz talanına açılır. Oysaki ne kapitalizm, ne endüstriyalizm ekonomiyle alakalıdır. Aksine bunlar çağımızda ulus-devletle beraber ekolojiye ve bütün yaşam formlarına en çok zarar veren olgulardır.
Ekonomik faaliyet, insan açısından yaşamsal gerçeklik ve gerekliliktir. Çok uzun olan neolitik öncesi dönemde dahi insan toplulukları az-çok üretim gerçekleştirmişlerdir. Yaşam döngüsü içinde diğer türler de üretim gerçekleştirirler kuşkusuz. Ancak insanın maddi üretimi, kültürü veya ekonomik faaliyeti bilinç, irade, üretim, yaratım ve geliştirmeye dayalı toplumsal eylemdir. Ekonomi, varlığını korumak ve sürdürmenin temel faaliyeti ve eylemidir. Ekonominin koşulu doğadır, çevredir, topraktır, sudur, güneştir yani eko-sistemdir.
Bu anlamda ekonominin günümüzdeki tanımı ve içeriği bundan uzaktır. Hatta bu anlama tam terstir, ona karşıttır. Kapitalist sistem topraksız, tarımsız, doğasız ekonominin olabileceğini dayatarak, hızla doğa, çevre, köy ve doğal topluma ait her şeyi tasfiye etmektedir.

Ekonomik faaliyet para kazanmak değildir

Kapitalist moderniteye göre, ekonomi para kazanmak, ahlakı ve vicdanı tanımaksızın sınırsız kar ve sermaye biriktirmektir. Bu yaklaşımın insan ve toplumun ihtiyacıyla uzaktan yakından ilgisi olmadığı çok açıktır. Toplumun temel ihtiyaçlarını istismar eden kapitalist mantık dünyayı, doğayı, çevreyi ve tüm canlıları bu hedef uğruna sömürmekte kararlıdır ve bunu yaparken yaşam adına ne varsa yıkmaktadır.
Gerçek ekonomik faaliyetin temel ölçütü, toplumun ihtiyaçlarına cevap olma ve doğaya uyumdur. İnsan toplumu, hem kendini yaratan doğa olarak evrensel-doğal bütünlük içindedir hem de yaşamını sürdürmek için gerekli ihtiyaçlarını doğadan karşılar. Bilimsel araştırmalar insanın, en azından dünyadaki yaşamsal gelişimin en son aşaması olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak bu gerçeklik, insan toplumunun doğadaki tüm varlıkları ölçüsüz ve kuralsız biçimde kendi hizmetine almasını, ihtiyaç adı altında doğayı kendine göre uyarlamasını haklı çıkaramaz. Bu çerçevede ekonomi, doğayla ilişkilerde aktif katılım ve üretimi esas alır. Doğadaki varlıklara yaklaşımın ölçüsü, insan için ne kadar yararlı olup olmadığı değil, biyolojik duyarlılıktır. Toplum, kendi ihtiyaçlarının miktarını, türünü, üretim ve kullanım süreçlerini belirlerken bunu esas alır. Topluma, çevreye, bitkilere ve hayvanlara yönelik duyarlılık bu çerçevede ele alınır. Eldeki imkanlar, ihtiyaçları en doğru biçimde karşılayacak düzeyde değerlendirilir. Ancak bu durumda her bir topluluk, halk, yerel, bölge sadece kendisiyle sınırlı, kendi ihtiyaçlarını temin etmekle kendisini sınırlayamaz. Kendine yeterlilik, aralarındaki ilişkiler temelinde sağlayan toplulukların oluşturduğu toplumsal bütünlük esas alınır.
Toplumun temel var oluş biçimlerinden biri olan ekonomi, bizzat toplum tarafından gerçekleştirilir. Ancak bu, salt fiziki anlamda toplumun emek vermesi anlamına gelmez. Ekonomi aile veya devlet şirketleri ve benzeri sermaye gruplarının denetimine bırakılamaz. Ekonomik sistemi, yasalar, politikalar, projeler ve uygulamalarla birlikte ekonomiyle ilgili tüm süreçleri belirleyen ve sonuçları değerlendiren toplumun kendisi olmalıdır. Bu da ancak demokratik-ekolojik bilinç, yaşam tarzı ve bunun örgütlülüğüne sahip olan topluluklar yoluyla gerçekleşir.

Yaşamın tümüyle ilişkili bir ekonomi

Ekonomik alan ve faaliyetler, toplumun demokratik – komünal – ekolojik temelde inşasıyla birlikte ele alınır. Komünü olmayanın, ekonomisi de olmaz; olduğu iddia edilse dahi, bu topluluk ancak emeğini, değerlerini ve onurunu kaybederek, basit unsurlar olarak söz konusu maddi üretim faaliyetlerine katılabilmektedir. En küçük yerel birimlerden en kalabalık toplumsal kesimlere kadar toplum yerel, ulusal, bölgesel ve hatta küresel çapta toplumsal ekonomik alanı inşa edebilir. Her bir komün kendi ekonomik alanını, diğer komünlerle ilişkiler ve toplumun bütünlüğü içinde inşa eder. Demokratik toplum, ekonomik alanını komün yaşamı ve kooperatifler biçiminde yapısallığa kavuşturur.
Ancak kadın ve ekonomi arasındaki ilişkilerin yeniden tanımlanması üzerinden ekonomik alan özüne uygun biçimde inşa edilebilir. Kadının ekonomik alan başta olmak üzere diğer toplumsal alanlarda da aktif şekilde katılımının önü açılmalıdır. Ekonominin, doğayla uyumlu yaşam ve toplumsal yararlılık temelinde yeniden yapılandırılmasında kadın, temel güç olmak durumundadır.
Doğal toplum dönemi; zihniyeti, yapılanması, manevi-maddi kültürel değerleriyle birlikte toplumsal yaşamı mümkün kılmıştır. Komün yaşamı ve ortaklaşmacı ekonomik faaliyetler bu dönemde ortaya çıkmışlar ve günümüze kadar toplumun temel harcı olarak önemli oranda varlıklarını sürdürmüşlerdir. Doğal toplum döneminde ortaya çıkan başta emek, paylaşım, toplumsal sevgi, toplumsal temelde üretim, fedakarlık gibi yarattığı değerler, insanlığın evrensel yaratımları olmuştur.

Toplum, varlığını tarım kültürüne borçludur

Son iki yüz yıllık süreçte insanlığın yeniden canlandırmaya çalıştığı komünal yaşam ve kolektif çalışma, topluluk ruhu-örgütlenmesi-yaşamı ve ekonomisi, doğayla aktif katılıma dayalı uyum, yerellerden genele doğru giden demokratik öz-yönetim sistemi, komünal özerklikler gibi değerler de tarım-kültüründe gerçeklik haline gelen ahlaki-politik toplum özellikleridir.
Devletin ortaya çıkışı toplumun tarihsel anlamda büyük darbe yemesi anlamına gelir. Ancak, devletçi uygarlık güçlerine karşı toplumsal güçler sürekli direnmiş, zaman ve mekanın elverdiği ölçüde bu konuda insanlık adına büyük başarılar da elde etmişlerdir. Bu direniş hareketleri ve eylemleri toplumun, kaybettiği hakikati bulma arayışına büyük katkılar sunmuşlardır. Kimileri büyük zihniyet devrimlerini ve dönüşümlerini gerçekleştirmişler, kimileriyse hem zihniyet ve hem de yapılanma olarak toplum adına tarihsel kazanımları ortaya çıkarmışlar, var olan toplumsal değerleri yaşatmışlardır. Mitra, Hermes, Zerdeşt, Mani, Mazdek, İhvan-ı Sefa, Karmatiler, Şêx Bedredin’in ortakçılık deneyimi, Anadolu Ahilik geleneği gibi hareketlerle birlikte daha adını sayamayacağımız kadar çok hareket ve mücadele, bu gerçekliği ifade etmektedirler.
Komünaliteye dayalı ortak yaşam, paylaşım, dayanışma, eşitlikçilik, doğaya saygı, emek, demokrasi gibi temel değerlerin günümüzde de hala güçlü biçimde yaşıyor olmasında, bu hareketlerin ve mücadelelerin katkıları büyüktür.
Kapitalizmin, iktidarı ele geçirdiği, devlet olarak kurumsallaştığı ve kendisini modernite olarak dayattığı ilk coğrafyalar, Avrupa ve Amerika’nın kuzeyidir. Ulus-devletin tek tipleştirici faşizmi ile endüstriyalizmin doğayı talanı ve toplum kırımı da önce bu alanlarda gerçekleşmiştir. Ancak toplumsal güçler de bu talan ve kırım karşısında büyük direnmişlerdir. Hatta tarihsel süre boyunca toplumun yarattığı değerleri zaman ve mekana göre güncelleştirmeye çalışmışlardır. Zihniyet ve yapılanma anlamında önemli deneyimler ve modeller de ortaya çıkarabilmişlerdir. Başta Bakunin, Kropotkin, Proudhon ve Forier’in komünal topluma ilişkin teorileri, R. Owen ve Rochdale Haksever Öncülerinin Avrupa’daki ilk kooperatif deneyimleri, 19. yüzyılda Fransa, İtalya ve İspanya’da ortaya çıkan komünler, İsviçre-Jura Konfederasyonu ve Sovyet kolhozları; her biri farklı açılardan da olsa, insanlığa büyük değerler katmışlardır.

Ekonomik alanda demokratik direniş

Son yüzyıllık sürece baktığımızda; Sovyet modeli bürokratik-merkezi devletçiliğe, Çin Devrimi devlet kapitalizmine kaymış; bu güçlerle bağlantılı hareketler de benzer yolları izlemişlerdir. Kapitalist modernite de 1960’ların ortalarından itibaren neo-liberalizm ve finans-kapital evresine geçiş yapmıştır. Bu yaşananlar karşısında demokratik direniş geleneği de farklı bir mecraya girmiştir. Devlet ve iktidar olmadan toplumu yeniden kurmayı temel alan demokratik direniş hareketleri ve güçleri, toplumsal ve kültürel kırım, ekolojik yıkım, cinsiyetçilik, bireycilik ve tüketim anlayışı gibi sorunların çözümlerini, temel amaç ve hedefleri olarak ele almaya başlamışlardır. Bask ülkesindeki Mondragon Kooperatif Hareketi, Bookchin’in öncülüğündeki Toplumsal Ekoloji Hareketi, Meksika’daki Zapatistler, Venezuela Komünleri, Brezilya’daki Topraksızlar, Bolivya ve Amerika’nın diğer ülkelerindeki Yerli Halkların mücadeleleri, Fransa-Larzac komünleri ve diğer deneyimler, bu minvaldeki en bilinen örneklerdir. Bununla birlikte parçalı ve henüz özgün deneyim olmaktan uzak da olsalar, Ortadoğu’da, Kürdistan’da ve Anadolu’da benzer arayışlar ortaya çıkmaktadır. Son 50-60 yıllık dönem itibariyle ortaya çıkan bu direnişler de demokratik-ekolojik-cins özgürlüğü temelinde yeniden canlanan demokratik modernitenin çok önemli ögeleridir.

Doğru ekonomik bilinç oluşturmak

Topluma, kendi ekonomik alanını bu temelde yeniden inşa edebileceği bilinç ve anlayışını kazandırmak hayati önemdedir. Demokratik toplumun ve demokratik modernitenin ekonomik boyutunun üzerinde inşa edileceği zihniyeti oluşturmak ve yapılandırılması için öncülük yapmak zorunludur. Toplumun doğaya yabancılaştırılması ve karşıt hale getirilmesiyle, kapitalizmin kar ve sermaye hırsının birleşmesi doğamızı neredeyse tasfiye olma noktasına doğru gitmektedir. Günümüzün saptırılmış ekonomi yaklaşımı doğanın; eko-sistemin yıkımını getirmektedir. Bu gidişata karşı, doğal tarım, alternatif enerji arayışları, çevre koruma hareketleri, doğal zenginlikleri savunma eylemlilikleri ve alternatif yaşamla ilişkili benzeri arayışlar gün geçtikçe artmaktadır.
Bu çabaların her birisi tabii ki anlamlıdır. Ancak sorunun ağırlığına karşın çözümün de köklü, derin ve kapsamlı olması kaçınılmazdır. Bu da ancak, doğayla uyumlu ekonomik faaliyeti ve yaşamı bir bütün olarak esas alan toplumun örgütlendirilmesiyle gerçekleşebilir. Doğaya böyle yaklaşan toplum, tüketmek için değil; kendi ihtiyacı için ve yeteri kadar üretecektir. Az maddi maliyetle değil, emek vererek ve doğaya uyumlu teknikle üretecek, kullanacak ve dönüştürecektir.
Ekolojik toplum da denen doğaya uyumlu toplum; başta ekonomi olmak üzere toplum yaşamındaki tüm alanları, ilişkileri ve faaliyetleri doğayla uyum temelinde yeniden düzenlemek zorundadır. Bu temelde toplum, doğa ve doğadaki varlıklarla bütüncül ilişkileri esas almalıdır. Doğadan tüketmenin değil, doğayı koruma ve ona katma, zenginleştirmeye dayalı bir yaşam ve ekonomi anlayışı geliştirilmelidir. Toplum ihtiyaçlarını doğadan karşılarken, biyolojik duyarlılığı ve yaşam döngüsüne zarar vermemeyi temel ölçü almalıdır.
Devletçi güçler tarafından ekonomiye el konulmuş, toplum ekonomi dışına atılmıştır. Ekonomiyi ellerine geçiren iktidar ve sermaye tekelleri beslenme, barınma, sağlık, ulaşım başta olmak üzere toplumun en temel ihtiyaçlarını istismar ederek kar ve sermayelerini artırmanın aracı haline getirmişlerdir.
Diğer yandan toplumun değerlerini ve doğadaki zenginlikleri talan etmek için köleleştirme, serfleştirme, kapitalist modernitede ise işçileştirme yöntemiyle bizzat toplumu da bu sömürü ve talanın gerçekleştirilmesinde kullanmışlardır. Ancak toplumsal güçler de bu durumu hiçbir zaman kabullenmemişler; tekelci sömürü ve talan düzenlerine gönüllü biçimde katılmamışlar, fırsat buldukça da uzun süreli ve başarılı direnişler sergilemişlerdir. Bununla birlikte toplum zaman, mekan ve koşullara göre değişen biçimlerde de olsa ekonomik alan, faaliyetler ve ilişkilere bakışını, bu alanda yarattığı ölçüleri ve değerleri önemli oranda korumuştur. DEVAM EDECEK


WELAT ROJ

Yazarın diğer yazıları

    None Found