Ekranların arkasında başka bir hayat

15 Jin TV çalışanının hemen hepsi yalnızca Kürtçe konuşmamakta, en az üç- dört dilde konuşmaktadır. Çoğunluğu özellikle Rojava’da ve Şengal’de, “savaş muhabirliği”nin ateşinden geçmiş, oralarda, elinde kamerasıyla DAİŞ kurşunlarına hedef olan meslektaşlarının mezarları başında saygı duruşunda bulunmuş kadın gazetecilerdir.

Jin TV’nin bahçesinde Alman gazeteci Lydia ile sohbet ederken, demir kapıdan içeriye giren arabadan bir kadın indi ve bize doğru yürüdü. Lydia “işte benim gibi Kürtçe bilen bir kadın daha” dedi. “İtalyan”… Onunla konuşurken kapıda bir kadın daha göründü. “O da İtalyan…” Bu sonuncu İtalyan “henüz” Kürtçe öğrenmemiş. Zaten çok genç. Sanırım bir iki yıla kalmaz o da Kürtçe konuşmaya başlar.

Kürtçe bilmeyen Kürt siyasetçileri düşündüm.

Bu satırları okuduğunuzda sözünü ettiğim Jin TV’nin bir Alman-İtalyan televizyonu olduğunu sanabilirsiniz. Değildir.

Jin TV nedir?

Bir Televizyon kanalıdır. Öyle Youtube’un bir kıyısında, gecekondu misali kurulmamıştır. Hepinizin bildiği ARD ya da FOX TV gibi duvarları, çatısı, devasa stüdyoları, kafeteryası, koskocaman mutfağı, çalışma odaları, konuk kabul salonu ile dört başı mamur, 4 bin metre karelik, iki katlı, geniş bahçeli bir “kurumdur.” Hollanda’nın küçük bir köyünden dünyaya seslenmektedir.

15 çalışanı var, vakıf biçiminde örgütlenmiş.

Vakfın yöneticileri, mükemmel Kürtçe konuşan Lydia hariç Kürdistan’ın dört parçasından gelmiş Kürt gazetecileridir.

Ve hepsi kadındır.

Medyada erkek tekeli ve Jin TV

“Erkekten arındırılmış”tır. Erkek egemen toplumun içinde “kurtarılmış” bir alandır. Tek bir erkek çalışan yoktur. “Jin” Türkçe’de “kadın” demek olduğuna göre, adı üstünde bir “kadın TV kanalıdır.” Adı öyledir diye, bu kanalın yalnızca “kadına ait konuları” ele alan bir televizyon olduğunu sanmayın. Yalnızca Kürdistan’lı kadının sesi olduğunu da düşünmeyin. Jin TV Kürdistanlı kadının tüm Ortadoğu ve hatta dünya kadınlarının her insani, toplumsal, politik, kültürel ve ekolojik sorun hakkında görüşünü ekrana yansıtan bir televizyon kanalıdır. Dünya kadınının sesidir.

Bu ne demektir?

Bu, insanlığın ve ekolojik dünyamızın yaşanan bütün sorunları hakkında “erkeklerin söz ve çözüm tekeline” son vermek, kadının tüm canlılar hakkında “sözünü ve çözümünü” söylemesi demektir. Şimdi toplumların tüm ezilenleri, tüm mağdurları, tüm yoksulları, kapitalist modernitenin, erkek egemen devlet şiddetinin ve ekolojik krizin bütün kurbanları kendi kurtuluşları hakkında “kadınların ne dediğini, ne önerdiğini” işte bu televizyon kanalının ekranlarından öğrenebilir.

15 Jin TV çalışanının hemen hepsi yalnızca Kürtçe konuşmamakta, en az üç- dört dilde konuşmaktadır. Çoğunluğu özellikle Rojava’da ve Şengal’de, “savaş muhabirliği”nin ateşinden geçmiş, oralarda, elinde kamerasıyla DAİŞ kurşunlarına hedef olan meslektaşlarının mezarları başında saygı duruşunda bulunmuş kadın gazetecilerdir. Berfin’i herkes tanıyor; Peşmerge Şengal’i ve Êzidî kadınlarını DAİŞ barbarlarının kanlı ellerine terkederken, onların yakalarına yapışıp, “nereye kaçıyorsunuz” diye haykıran ve onları utançlarıyla başbaşa bırakan JİN TV kurucularındandır.

Yeniden sorayım:

Jin TV nedir?

Medya tarihinde “ilktir”. Dünyada bir eşi, benzeri yoktur.

TV’nin mülkiyetinden, her türlü yönetimine ve maliyesine kadar her şey kadınların elindedir. Hiç bir erkek örgütüne, kurumuna hesap verme yükümlülükleri yoktur.

Dünyanın hiç bir yerinde, feminizmin anavatanlarında bile kadınlar böyle bir televizyon kanalına sahip değildir. O nedenle henüz kendini dünya kadınlarına istenilen ölçüde duyurmuş olmasa bile, özellikle Avrupa’nın pek çok ülkesinde, Latin Amerika’da, elbette tüm Ortadoğu kadınları arasında artan bir ilgi, merak ve coşkuyla karşılanıyor… Çünkü bu kanal Kürtçenin farklı lehçelerinden tutun, Ortadoğu, Avrupa dillerinde yayın yapma perspektifine, zor ve karmaşık süreçlerden geçerek adım adım yöneliyor.

Jin TV o nedenle “çok sesli”dir ve “çok renklidir”. Ama “ana dili”, Kürdistan “tanrıçalarının” yani “kadının dilidir.” Jin TV’de adeta bütün diller “demokratik ulusun” diline işte bu “kadın dili” sayesinde dönüşüyor; “çok dilleri birleştiren kadın dili” geleceğin “demokratik ulusunun dilini” inşa etmek oluyor. İnsanlık gelecekte “kadınca” konuşacaktır; “Eril dil” tarihe karışacaktır, gezegenimizin “ütopyası” böyledir.

“Çok renkli” deyince not etmeliyim: Jin TV’nin “dublaj” odalarını her nedense merak ettim. Başka tvleri de biliyorum örneğin,  Medya Haber’in ve Sterk TV’nin düblaj odalarına göz atmıştım. Duvarlardaki ses yalıtım döşemeleri “simsiyah”tır. “Siyah” renk değildir, “renksizliktir”. Jin TV’nin dublaj odalarının duvarları bu daracık odaları ferahlatan “renkli” yalıtım döşemeleriyle kaplıdır. Kurumun her köşesi rengarenk boyanmış, bütün mobilyalar, koltuklar “çok renkli”dir. Binanın duvarları öyle bir kahverengiye boyanmıştır ki, önünde öyle fıstıki yeşil bir çimenlik bulunmaktadır ki, eminim çocuklar burayı ziyaret ettiğinde, Jin TV’yi dev bir Antep fıstıklı sütlü çikolata sanabilirler. Ben bile şu yaşımda öyle sandım.

TV çalışanı kadınlar çok sıradan bir işmiş gibi anlattılar. Yüksek mühendislik düzeyli ender işler dışında her şeyi kendi elleriyle yapmışlar, her şeyi kendi tartışmalarıyla planlamışlar, bütün mobilyaları kendileri monte etmiş, bütün karmaşık elektrik aksanlarında onların emekleri varmış. Taş taşımışlar, kereste taşımışlar. Abartmadan söyleyeyim, yerlerdeki eski döşemeleri kan oturuncaya kadar tırnaklarıyla sökmüş, elleriyle döşemişler. Bahçeyi yabani otlardan kendileri temizlemişler, ortaya yemyeşil bir alan çıkmış.

‘Estetiğin nesnesi’ olmamak, estetize etmenin öznesi olmak

Kapitalist toplumda “estetik” kavramı çoktan “eril” bir anlam kazandı; sanatın, edebiyatın, şehirciliğin “estetik” anlayışının yerini, “metalaştırılan kadının” sözüm ona “estetik güzelliği” aldı. Şehirler ucubeleşirken, insanlar kanserden, AİDS’ten, salgın hastalıklardan kırılırken, “estetik cerrahi” milyarların dolaştığı bir “endüstriye” dönüştü. Edebiyatta, sinemada “ticaret” estetiği öldürdü, pornografiyi evlerin ta içine taşıdı. Kapitalist modernite kadını vitrinlik bir eşya haline getirerek, satışa çıkardı. Şimdi Batılı toplum, Ortadoğu’da, Asya’da DAİŞ’lilerin ilkel pazarlarda köleleştirilmiş kadını satması karşısında sinik bir tavırla hayret çığlıkları atıyor. Oysa DAİŞ “kapitalist modern kadın pazarlamacılığını” savaş alanlarında işte böyle tekrar ediyor ve Batılı dünyanın yüzüne “pazarlamanın her türü yine de pazarlamadır” gerçeğini çarpıyor.

Jin TV’nin her metre karesindeki “estetik”, örneğin yayın akışını gösteren duvardaki şemanın “kelebek” figürlü mıknatıslı işaretlerle bezenmesi, bir çalışma masasının ön tarafının küçük bir ayıcıkla, incik boncukla, çiçeklerle süslenmesi, renklerin ahengi, “demokratik modernite”de estetiğin de eril hegemonyadan kurtuluşunu simgeliyor. Burada kadın kendisini “estetiğin nesnesi” olmaktan kurtarıyor, çevreyi, tüm yaşamı estetize eden “özgür özne” olmanın adımlarını atıyor. Tertemiz, aydınlık, rengarenk ferah bir ortam kadın estetiğinin eseridir. O kadın erkek egemen kabalıkla, sıradanlıkla savaşmakta, dünyayı güzelleştirdikçe kendisi de güzelleşmektedir. Jin TV güzeldir.

Erasmus’un ülkesinde dini ve cinsel bağnazlık

Güzeldir ama, Jin TV’nin kurulduğu köy, görünüşteki “güzelliğe” rağmen hiç de “güzel” değildir. O güzel köydeki toplum, inanmayacaksınız ama, Katolik kilisesinden yayılan “eril” bağnazlığı yaşamaktadır. O çağın kadına bakış açısından henüz kurtulmamış olmakla birlikte, çağının büyük hümanisti, kilise babalarıyla kıyasıya mücadele etmiş Rotterdamlı Erasmus’un ülkesinde neler olduğunu gelin birlikte 15 kadının ağzından dinleyelim:

“TV binasını inşa ederken başlıca sorunumuz başımızı sokacak bir ev kiralamaktı”… böyle lafa başladıklarında, ben köyde boş ev olmadığını sandım. Ama öyle değilmiş. Köyde üç emlakçı varmış. Lydia bunlara başvurmuş. Emlakçı kiracıların kimler olacağını sorunca “dört kadın” demiş. Rotterdamlı Erasmus’un torunu emlakçı suratını buruşturmuş. “Biz evleri ‘AİLE’lere kiralıyoruz” demiş. İyi mi? Onlar barınacak ev arayadursunlar, köy sakinleri onları meraklı ve kuşkulu gözlerle izliyorlarmış. “Bu kadınlar erkeksiz burada ne yapıyorlar?” Köy sakinleri “terörist kadın” şüphesi içinde değillermiş. Ama… Hıristiyan erkek egemen cinsiyetçi şüpheler içinde kıvranıyorlarmış. Bizim kasabalarımızda hüküm süren “mahallenin namusu” “problematiği” aynen bunların kafasını da bir kurtçuk gibi kemiriyormuş. Erkek egemen köy, “dört bekar kadından” fena halde işkilleniyormuş.

Bağnazlıkla mücadele nasıl kazanıldı?

Sonunda bir ev sahibi baba-oğul kadınlara evlerini kiralamayı, ağır bir koşulla kabul etmiş: Bir yıllık kirayı peşin vereceksiniz… Toplu para hırsı bu baba-oğulun “aileyi koruma” güdüsüne üstün gelmiş. Çaresiz kabul etmişler.

Sonra düşünüp, taşınmışlar. Bu erkek egemen bağnazlıkla nasıl mücadele edebileceklerini tartışmışlar. Müthiş bir örgütçü olan Zeynep arkadaş anlattı:

Bir el ilanı hazırlamışlar. Kendilerini ve televizyon kurumunu tanıtan bu ilanları bütün evlere ulaştırmışlar. Ardından TV binasının çevresinde var olan değişik firmaların sahiplerine ve yöneticilerine bir çağrı yapmışlar, hepsini  TV binasına davet etmişler. Ne de olsa Hollanda. Meraklı erkeklerden oluşan yaklaşık elli firma temsilcisi daha sonra TV’nin büyük stüdyosunda bir yemek toplantısı düzenlemek için başvurmuş. “Kadına cinsel pencerelerinden bakan bu modern Hollandalı erkekler” yemekli toplantıdan bir hayli mahcup ayrılmışlar.

Emlakçı baba-oğul da öyle. Gazeteci kadınlar bu ikisini de TV binasında ağırlamışlar. Gördüklerinden şaşkına dönen baba, oğlunu azarlar gibi, “bir yıl peşin kira”dan o anda vazgeçmiş. Oğul ise kadın arkadaşlarımızdan özürler dilemiş.

Evlerin bahçelerinde “eko-sistem”

Oturdukları evleri erkek egemenliğiyle mücadele ederek kazanmışlar. Şimdi o evlerde üçerli, dörderli kollektifler olarak yaşıyorlar. Sabah erkenden işbaşı yapıyor, akşam evlerinde toplanıyor ve yine boş durmuyorlar. Her evin bahçesi daha şimdiden “ekolojik toplumun” bahçeleri haline gelmeye başlamış. “Bio” sebzeler yetiştiriyorlar. Bahçelerin dört tarafı domates, salatalık fideleriyle dolu. Maydanoz, roka, reyhan kokularıyla insan mest oluyor.

Songül Turhal 55 yaşında. Yapmadığı iş yok. Haftada bir gün köyün halinden televizyon mutfağı için alış veriş yapıyor. Eğer evlerdeki bahçelerde üretim artarsa, sebze, meyve ihtiyacını sanırım ileride kendileri karşılayacaklar.

Karşımızda yalnızca bir televizyon çalışması yok. 15 kadın televizyon binasının etrafında “kadın özgürlükçü, ekolojik ve komünal toplumun” maketini hayata geçiriyor. Erkek egemenliğinden arındırılmış kadın televizyonunda düşünce üretimi, Hollanda’nın köyünde Hollanda toplumu için halk eğitimi, her evin bahçesinde bir “eko-sistem”… Komünal yaşamda kadınlar arasında açık-sözlü, eleştiri, özeleştiri temelinde insani ilişki…Ve “işbölümünün” insanı yabancılaştıran etkisine karşı, uzmanlaşmayla ve mesleki eğitimle, her işi, büyük iş, küçük iş demeden hep birlikte, dayanışma, yardımlaşma ve kollektif sorumluluk ile yapmak… Hiç bir sorunu küçümsememek, zorlukları görmek, sorunları adım adım çözmek…

Çizilmemiş yolu yürüyerek inşa etmek

Songül’den söz etmiştim. Ona sordum: Uzun yıllar toplumsal alanlarda çalışmış. Televizyonculuğa ellili yıllarından sonra Jin TV’de başlamış. Ne gibi işler yaptığını sordum. Herkesin yaptığını yapıyormuş. “Paspasçılık, halden alış veriş filan” dedi. Sonra ekledi: Stüdyoda ses teknikçisiymiş. Kameramanmış. Bahçe dizaynı yapıyormuş. Kurumun aracı var. Ama işi şoförlük olan yok. Kendisi de içinde üç ehliyeti olan kadın sırayla şoförlük de yapıyor. “Desene çok ‘yoğunluk’ var” demişim. “O kadar da değil” dedi. Burada çalışan kadınların hiç birinden “nasılsın?” sorusuna, biz erkeklerin dediği gibi “çok yoğunluk var” dediklerini işitmedim. Bir iş yapıyorlar, ardından ikinci işi planlıyorlar. Derken başlıyorlar koşmaya. Spor yapıyorlar. Müzik dinliyorlar ve eğitimi asla aksatmıyorlar. Bütün bunlara nasıl oluyor da “zaman” bulabiliyorlar?

Nasıl oluyor bütün bunlar? Sonunda anlıyorum: 15 kadın, çocuk yerine, geleceğin çocukları için Jin TV’de “zaman doğuruyorlar”. “Zaman sana yetmiyorsa, zamanı yaratacaksın”… Zaman dediğimiz nedir ki? Hayattır. Hayat sürecidir. Hayatı yaratan zamanı yaratmıştır. Jin TV’de kadınların önünde başkaları tarafından çizilmiş bir hayat süreci yok. Onlar kürt özgürlük hareketinin temellendirdiği kadın paradigmasını içselleştirmişler ve yürünmemiş ve çizilmemiş bir yolu kendi elleri, bilinçleri, arkalarında bıraktıkları adımlarıyla yürüyorlar.

Öyle olduğu için hiç bir şey tamamlanmış değil Jin TV’de. Zeynep arkadaş bu konuda beni uyardı. Programlar tamam değil. Kollektif yaşam tamam değil. Komünal ilişkiler tamam değil. Bahçelerdeki “eko-sistemler” tamam değil. Kadın özgürlüğü bilinci tamam değil. Hiç bir şey tamam değil. Onlar milyonlarca kadın gibi Hollanda’nın bir köyünde kendi kendilerini yeniden inşa ediyorlar. Bunu da iki yüzlülükten uzak kollektif tartışmalarla, eleştirilerle, birbirlerini eğite eğite, nice zorlu sorunlarla boğuşarak yapıyorlar.

Elbette onlar Robenson Crusoe gibi ıssız bir adada ortaya çıkmadılar, gökten zembille yer yüzüne inmediler. Kimi “ütopistler” gibi yapay bir “cennet” kurmuyorlar. Onlar Kürdistan özgürlükçü kadın hareketinin ve elbette kadın-erkek savaşan tüm Kürdistan özgürlük hareketinin, tüm Ortadoğu ve dünya halklarının ayrılmaz bir parçasıdırlar. Büyük bir mücadelenin içinden geliyorlar. Heyecan verici bir ütopyaları var. Onbin yıllık erkek egemenliğine son vermek, kurtuluşa ulaşmak. Ama asla ütopik değiller, gerçekçiler.

Ve hepsi, Kürdistan özgürlükçü kadın hareketinin bugünün dünyasında, tüm kadınlar için öncülük misyonuna sahip olduğunu biliyorlar. Dünyanın dört tarafında arkadaşları ve dostları var.

Yazının başında dedim ya; İtalya’dan gencecik feminist kadın Jin TV’li kadınların deneyini öğrenmek ve şimdilik Youtube’den yayın yapacak bir kadın televizyonu kurmak için kalkıp gelmiş.

Altmışlı yılları düşündüm. Biz Türk, Kürt, Ermeni, Hellen devrimciler gözlerimizi Avrupa işçi sınıfına, Sovyet, Çin, Arnavutluk, Küba sosyalistlerine çevirmiş, onların eserlerini, deneylerini yutar gibi ezberliyorduk. Ömrümüz, şimdi artık tasfiye olmuş bu “devrim öncülerinin” yolunda yürümekle geçti.

Şimdi bütün bu sayılan ülke ve kıt’alardan milyonlarca insan yeni bir öncüyle tanışıyor. En önemlisi ise dünyanın milyonlarca kadını, gözlerini Kürt kadınlarının mücadelesine çeviriyor. En bilinçli Alman, Fransız, İngiliz, İspanyol, Rus, Arap, Fars ve elbette Türk kadını burada tanıştığım Lydia gibi Kürt kadınlarının safında yerlerini alıyor.

Siz programlara bakın, ben üretenlere baktım

Okur, Jin TV ‘de yayınlanan programlar hakkında dişe dokunur bir şeyler yazmadığımı elbette fark etti. Programlar yeterli mi, değil mi, buna siz karar vereceksiniz. Benim hayat tecrübem bir otomobilin ne kadar mükemmel olduğunu anlamak için, otomobili değil, o otomobilin üretildiği fabrikayı ve asıl olarak da o otomobili üreten işçileri görmenin önemli olduğunu bana öğretti. İnsan sağlığına zarar veren ve işçiyi amansızca sömüren bir sistemin otomobili “mükemmel” olabilir mi?

O halde konuşabilirim: Jin TV’nin programları “iyidir”, “güzeldir”, “mükemmeldir” demeyeceğim ama, Jin TV çalışanlarının örgütlülüğü, komünal yaşamı, “eko-sistemli” bahçeleri, her yerdeki estetik uyum, mutfaktaki leziz ve özenli üretim (ayda en fazla iki üç kere et yiyorlar) ve tüm özgür kadın çalışanları öyledir ki, burada daima daha iyi, daha güzel, daha ilgi çekici bir yayın üretimi için asıl temel atılmıştır. İnsanla yaptığı iş arasındaki uyum adım adım sağlanıyor. İşi çözümlemekten çok “kişilik çözümlemesinin” önemi Jin TV’de kavranmıştır. İşi yapanın işine yabancılaşmasına, bürokratlaşmaya, bürokratik hiyerarşiye karşı komünal yaşamın tohumları atılmıştır.

Jin TV’nin Antep fıstıklı, sütlü çikolataya benzeyen binasından “program kalitesi” hakkında “teknokratik” ya da “profesyonel”, daha beteri “tepeden erkek bakışlı” değerlendirmeler yapmak yerine böyle bir yazı yazmaya karar vererek, içim rahat, kafam huzurlu ayrıldım.

Önerim şu: Milyonlarca kadın programları izlesin, binlerce kadın programlara katkıda bulunsun, yüzlerce kadın Jin TV binasını ziyaret etsin, onlarca kadın da bu “kadın özgürlükçü, ekolojik, komünal” yaşamda yerlerini alsın.

Yazarın diğer yazıları

    None Found