ELİF SONZAMANCI: Kürdistan senin dağların kekik kokar

Nedendir bilmem, Kürdistan’ı gelinlikler içinde hüzünlü bakan bir genç kıza benzetiyorum. Herşeye rağmen dimdik ayakta, destansı güzel, fakat hep hüzünlü. Yıllardır savaş koşullarından dolayı Kürdistan’ın girilemeyen dağlarını görünce kafamdaki bu betimleme, canlı versiyonu  ile karşımda duruyordu. Heybetli ama hüzünlü…

Yıllardır özgür bir şekilde girilemeyen, köyüne gittiğinde bile yapılan aramalardan dolayı yaka silkilen Kürdistan dağları kapılarını araladı ve ben o kapıdan geçerken, oturup eşiğini öptüm. Çewlik’in heybetli dağlarının eteklerine düştü yolum. Amed üzeri başlayan yolculuğumuz,  uzun dağ yollarıyla devam etti. Amed’ten Çewlik’e giderken, o ünlü üçgenden geçtik, Fis’e selam yolladık. Lice’ye el salladık.

Dara Hênê…

Çewlik’in Genç ilçesine doğru yol alıyoruz önce. Genç’in Kürtçe ismi Dara Hênê. Rivayete göre, ilçe bu ismini Persler’e ait olan ve Kral Kızı Kalesi olarak bilinen yapıdan almış. Zira bu kalenin Pers kralı Daraus tarafından kızı için yaptırıldığı tahmin ediliyor. Bölge Büyük İskender’in burayı ele geçirmesinden sonra Bizans ve Sasaniler arası savaşlarda devamlı el değiştirmiş.
Aslında gideceğimiz köy, Dara Hênê’ye bağlı Poşit köyü. Oraya yaklaşık 20 kilometre uzaklıkta olan köyün, toprak olan dağ yolu, 20 dakikalık mesafeyi bir saatte almamızı sağlıyor. Giderken sol tarafımız uçurum, sağ tarafımız alabildiğine dağlık. Macera sevenler için ideal bir yol anlayacağınız. Kalacağımız ev çevre köylere uzak, Murat kıyısında kerpiç bir ev. Evi Abdulhamit Efendi yaptırmış. Abdulhamit Efendi Şeyh Sait döneminde mücadele vermiş, dağlarda savaşmış, Suriye/ Bin Xetê’ye geçmiş oralarda da mücadele vermiş. Daha sonra döndüğünde Murat kıyısında bulunan bu evi yapmış.

Köksüz ağaç yeşermez…

Köy 1990’larda boşaltıldığı için ev bu sene bir parça onarılmasına rağmen virane bir halde. Bir de duvarlarında askerler tarafından yazılan anlamsız yazılar var.
Evin önünde, dut ağaçları, yılların terk edilmişliğinden ürün veremeyen üzüm bağı ve kocaman bir ceviz ağacı var. Su problemi yok. Yine evin önünde akan bir kaynak suyu bulunuyor. Tadından doyulmaz bir su. Keşke vucudumuzda bir depo olsa da depolasak diyoruz. Çayı da bir o kadar lezzetli.
İnsanı kendine hayran bırakan böyle bir doğa güzelliğine yıllarca ayak basamamak bir ülkenin en yakıcı sorunu olsa gerek. Öyle ki kıraç bir toprak olsa dahi, insanın köklerinin yeşerdiği coğrafya başka hiçbir şeye benzemez.
Ev ünlü Karakol Suveren manzaralı. Sabahın mis gibi kokusunu içine çekmek istersen, önce bu karakolu görüyorsun. Karakol aslında kalekollaşmış. Öyle bir yere kurulmuş ki neredeyse çevre köyleri aynı mesafede görüyor. İlginçtir, biz köye geldiğimizde herhangi bir arama yapılmıyor. Murat Nehri’nin karşı tarafında bir şantiye geceli gündüzlü çalışıyor. Demiryolu inşaatı için çalışan şantiye bayağı bir üne sahip aslında.

‘Öldürmeye ekinlerden başlayan adamlar’

Sabah saatlerinde sobada pişen yemek ve çayla yayla havasında kahvaltı yapmak ne büyük bir özlemdi. Odun seslerinin çıtırtısı ile bir de sigara yaktın mı… Yaşar Kemal bu manzarayı görseydi eminim ki sayfalar dolusu betimleme yazardı.
Her akşam aynı saatte bizi ziyaret eden tilki ve kediyi unutmamak gerekir. Attığımız yemek artıklarını alabilmek için adeta yarışan ikili, nedense aynı saatte gelirdi evin önüne. Evin önünde ne bulduysa yürüten tilki acaba şimdi ne yapıyordur? Bir de, Murat Nehri’nde balık tutma keyfimiz vardı. Varolan imkanlarımızla yakaladığımız balıkları, hemen sobada pişirme keyfi, tadından daha güzeldi. Sazan balıkları en çok yakalanan balık çeşidiydi.
Susup da şöyle bir doğayı dinlediğinizde bir cırcır böceklerinin sesi, bir de savaş uçakları ve helikopterler sessizliği bozuyor. İstisnasız günde birkaç defa savaş uçaklarının kulakları delen sesi duyuluyor. Belirli aralıklarla sesini duyduğumuz helikopter ise sanırım şantiyenin güvenliğini sağlıyordu.
Yıllardır sahipsiz kalmış bir ceviz ağacı vardı evin önünde. Diğer meyve ağaçlarının hepsi kurumuş. Aklıma Şükrü Erbaş’ın dizileri geldi birden: Öldürmeye ekinlerden başlayan adamlar/Eşiklere nasıl bir zulümle gelirler?
Ceviz ağacı sanki geleceğimizi anlamış gibi, hasadını da bol verdi. Zira iki gün boyunca hiç dinlenmeden ceviz toplamak zorunda kaldık. Ağaçtan sirkelemek, eve taşımak zahmetli bir köy işiydi. Biz de yılların pasını üzerimizden attık bu sayede.

Köy düğünleri…

Köy gezisinden anlatmak istediğim bir başka güzellik de köy düğünü. Öğle yemeği sırasında kapıda birden tanımadığım bir genç beliriyor. Bu beni çok şaşırtıyor, çünkü çevre köylere mesafeden dolayı pek kimsenin uğramadığı bir yerdeyiz. Genç, çevre köylerinin ahalisini düğün için davet ediyormuş meğer. Sonra atına binip hızla uzaklaşıyor birden. Atı öyle güzel koşuyor ki, peşinden koşuyorum fotoğraflamak için ama nafile. Düğün Perşembe’den başlıyor, Pazar’a kadar devam ediyormuş. Biz günü Cuma gidiyoruz.
Bir köy minibüsü içinde birkaç köylü ile birlikte, bizi almaya geliyor. Yine dağ eteklerinden komşu köye gidiyoruz. Köy yolunda, birden yolun ortasında duruyoruz. Meğerse köylülerden biri yılan görmüş. Minübüste heyecanlı anlar yaşanıyor. İçlerinden biri hemen bir taş alıp yavru yılanın başını eziyor. Hala o yavru yılanı neden öldürdüğüne anlam verebilmiş değilim.
Herşeye rağmen bence bu köyler arası yolculuğun en zevkli yanlarından biri de minibüs yolculuklarıydı. Sıkış sıkış doldurulan minibüslerde, bir de espiriler patlatıldı mı değmeyin gitsin. Köy halkının mizahı başka bir şey. O an orada olmalısınız, başkasına anlatıldığında bütün anlamını yitiren espiriler, inanılmaz yaratıcı ve estetik.
Köye vardığımızda yine Suveren Karakolu manzarası ile karşılaşıyoruz. Evler genelde eski. Köylüler sıcak. Akşama doğru halaylar başlıyor. Halayda birkaç kadın dışında hepsi erkek. Hele bir amca var ki halayı kimseye bırakmıyor. Omuzundaki titremeler, davula çıkışı, figürleri inanılmaz estetik. Geçirdiği felce rağmen, hala böyle oynamak dağ havasından olsa gerek. Köy düğünlerini sevme nedenim, sıcaklığı, oyunları…

Parmaklıklar arasında, yüzen adalar seyri…

Çewlik’in en güzel yanı dağlarıdır herhalde. Merkezine şöyle bir göz gezdirdiğinizde, hemen dağların farkını anlamak mümkün. Bu dağların arasında, bir de yüzen adaya yolumuz düştü. Sabahın erken saatlerinde engebeli köy yollarından, yüzen adaya gittik. Solhan sınırında bulunan yüzen ada Bingöl- Solhan karayoluna 4.5 kilometre uzaklıkta. Yolu bulmak hayli zahmetli.
Yüzen adalara giderken en büyük hayalim, adaların üzerlerine çıkarak, suyun ortasına kadar ilerlemekti. Ne yazık ki hevesim kursağımda kaldı. Çevresi çitlerle çevrilen adaya artık kimse giremiyormuş. Kaymakam zemin kayganlığından dolayı, güvenlik açısından kapattırmış. Bekçi bütün dil dökmelerimize rağmen izin vermiyor. Resmi erkan olmadığımızdan olacak, sadece adalara el sallıyoruz. Çevresinde pansiyonlar yaptırılmış. Küçük bir kız çocuğu geliyor yanımıza. Kendince gölün tarihini anlatıyor. Tamamen doğal bir göl olduğu söyleniyor. Fakat Kürdistan’da bulunan birçok güzelliğe  sahip çıkılmadığını biliyoruz. Korunması tabi ki önemli ama çevresine çit çekip, tesisler yapmak turizme hizmet etmiyor düşüncesindeyim. Yüzen adanın bu halini gördüğümde aklıma restore edilen Amed surları geldi. Zira restore ediyoruz deyip, surlara kalp şeklinde düzenlemeler yapmışlardı. Çevre düzenlemesi ve peyzajdan anlaşılan çok farklı birşey…

Kospi eteğinde Kelaxsi…

Köyler arası yolculuklarda son durağımız Kelaxsi. Kospi’nin (Akdağ) eteklerinde kurulu olan Kelaxsi köyünü Çewlik’te kime sorsan başını sallar. Gözlerinde anlamlı bir bakış belirir. Kürt mücadelesinde tanınmış bir yeri vardır. Köye gitmek için yine çoğunluğu toprak olan uçurum yollardan geçmemiz gerekiyor. 90’larda boşaltılan köye 2000’li yıllarına kadar pek dönme imkanı olmamış. Geçen yıllara kadar sıcak çatışmalara sahne olan köy, adeta sessiz bir yanlızlığa bürünmüş. Birbirine mesafeli birkaç ev dışında sessizlik hakim olan köyde, serin bir rüzgar insanın içini serinletiyor. Birkaç saat kalabildiğimiz köyde ilk durağımız rahmetli Sıddık Bilgin’in mezarı. Bir köy baskını sonrası askerler tarafından alınıp, karakolda işkence edilerek öldürülen Bilgin’in mezarı aile büyüklerinin mezarının yanı başına yapılmış. Toprak zeminde olan mezarının üzerine sıra sıra dizilen taşlar, hala çözülmeden tepemizde duran Kürt sorununun sembolü adeta.
Köyün birçok yerinde, zamanın çökerttiği evlerden arta kalan taşlar bulunuyor. Kimbilir ne hikayeler geçti bu evlerde, kimler gözyaşı döktü, kimler gelin geldi atların üzerinden davul sesleriyle…
Üç tarafı dağlarla çevrili Kelaxsi’nin bir tarafı Murat Nehri’ne tepeden bakıyor. Kelaxsi’den Poşit’te kaldığımız evi kuşbakışı görebiliyoruz. Terkedilmiş çeşmesinden bir avuç su içiyoruz, havasından çekiyoruz ciğerlerimize. Elveda vakti geldiğinde hüzünlü bir an yaşanıyor. Hüzünle el sallıyoruz bağrında bir çok şehit taşıyan Kelaxsi’ye.
Kitap sayfalarını dolduracak kadar uzun bir tarihi var aslında bu coğrafyanın, bunlar sadece kısa gezi notlarım. Topraklarından koparılmış insanlarla dolu bu coğrafyanın daha fazla söylemek istediği şey var kuşkusuz.

Yazarın diğer yazıları

    None Found