Emine’nin son anlarının kaydedilmesi bize neyi gösteriyor?

Emine Bulut’un iki yıl önce boşandığı erkek tarafından katledilmesinin ardından ailesinin açıklamaları basında yer aldı. Hatırlayacaksınız, Emine’nin son nefesini vermeden önceki görüntüleri telefon kamerası tarafından kaydedilmişti. O görüntülere göre Emine son nefesini “Ölmek istemiyorum” diyerek vermişti. 10 yaşındaki kızının da hayatı boyunca taşıyacağı tramvayı yaratan çaresizliğini izledik bu görüntülerde.

Aile, katleden erkeğe kadar, videoyu çeken kişilere de tepkili. Torunlarının “Ambulans çağırmalarını istedim. Ama onlar çekim yapıyorlardı” dediğini anlatıyorlar.

Kameranın arkasında neler olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Bildiğimiz çekimi yapan iki kişinin gözaltına alınıp serbest bırakıldığı. Ancak Emine’nin katledildiği yerin kalabalık bir yer olduğu çekimdeki gürültüden de anlaşılıyor. Dolasıyla erken müdahale edilseydi -ki bir bez ile yaraya bastırarak kanama durdurulabilirdi diyen hekimler de oldu- yaşama ihtimalinden bahsediliyor.  Böyle bir ihtimal varken hayatını kaybettiğini düşünmek çok ürkütücü. Çünkü, Emine’nin ölümü karşısındaki bu durum, toplumun içine düşürüldüğü yabancılaşmaya çok somut ve net olarak işaret ediyor. O görüntüler, kadınların canını alan erkek şiddetini bir kez daha gündemleştirdi. Ancak bu konunun toplumun sürekli gündeminde olması için o kadar çok kadın katlediliyor ki! Yani erkek şiddetinin geldiği boyutu göstermek için kanıta ihtiyacımız yok artık!

Bu cinayeti, sosyal medya ile birlikte düşünmekte de fayda var. Emine’nin ölümü sosyal medyada büyük bir gündem oldu. Tepkilerini sosyal medya ile sınırlamayan kadınların bir bölümü de sokağa çıktı. Ancak sosyal medyada tepkiler ile kıyaslandığında çok az bir kesimdi sokağa çıkan. Çünkü artık sosyal medya vicdanların rahatlatıldığı bir mecra haline geldi. Elbette, bilginin dolaşıma sokulmasında çok önemli. Ancak ilginç bir insan tipi yaratıyor. Herşeyi bilen, en radikal, en büyük, en “şey” vs. Bunlara bir de “en yabancı”yı ekleyelim. Acıyı ya da öfkeyi tarifleyen en büyük laflar ediliyor. Mesajların aldığı rt’ye bakılıyor. Hemen ardından da günlük yaşam tek bir değişiklik olmadan devam ediyor. Mağdur edilen bir insanın fotoğrafını paylaşıp, “neden susuyorsunuz” diye soranlar o kadar çok ki? İster istemez soruyor insan; sosyal medyada “Neden susuyorsunuz” diye sormanın dışında susmamak için ne yaptınız? Başkasının acısına bakıp o acıyı paylaşıyormuş gibi görünmenin bu kadar kolay olması sizi ürkütmüyor mu?

17 Ağustos depreminin gerçekleştiği ilk gün bir gazeteci olarak gittiğim kent Yalova’ydı. O yıkımın bana sorduğu soru şuydu: Gazetecilik mi yapacaktım yoksa enkazların arasında kurtarılmayı bekleyen insanlar için bir şey mi yapacaktım? İkincisini tercih ettim elbette. Bana ihtiyacın olmadığı anlarda, fotoğraf çekmeye çalıştım. Çok zor günlerdi. Ancak 20 yılı aşan gazeteciliğimde hangi yönde ilerlemem gerektiğine dair bir soruydu bu. Mesleki deformasyonun getirdiği yabancılaşmaya dair bana uyarıydı.

Hem mesleki deformasyonların hem de genel olarak edinilen kültür ve ahlakın getirdiği yabancılaşmanın hayatımızdaki örnekleri çok elbette. Ancak sadece Ortadoğu’ya ya da Müslüman toplumlara ait olduğu gibi bir yanılsamaya düşmemek gerekiyor. Avrupa kentlerinde de farklı biçimlerde yaşanıyor bu yabancılaşma. Füruzan, Berlin Nar Çiçeği adlı romanında bu yabancılaşmayı sevgisizlik ve ilgisizlik olarak anlatır. Romanın başlarında şöyle yazar: “Konuşmalarında birbirlerine yönelik özellik taşıyan hiçbir sözcük yoktu ama, herkes kapılar örtüldükten sonraki bu yerleşik ilgisizliği bir terbiye ilkesine bürünerek koruyordu.” Avrupa kentlerinde burjuva demokrasisinin yarattığı insan tipi tam da böyle. Türkiye’den Avrupa’ya konu kapitalizme bağlanıyor. Yani insanın insana yabancılaştığı, “insanın insanın kurdu” olarak tanımlandığı kapitalist sisteme ve ahlakına. İnsanlığa ait tüm erdemleri, pazarın bir nesnesi haline getiren bu düzene itiraz etmeliyiz. Asla unutmayalım ve birbirimize hatırlatalım; insan, insanın dostudur. Kadın, kadının yurdudur.

Yazarın diğer yazıları