Empati şart mıdır?

Kişisel ilişkilerde ya da toplumsal meselelerin aşılmasında ihtiyaç olarak sıkça belirtilen empati yani kendisini karşısındakinin yerine koyabilme hali, karşısındakinde anlaşılmış olma duygusu yaratan bir anlama faaliyetidir aslında. Empati yapılan ortamlarda ortaya çıkan duygudaşlıkla sorunların daha kolay çözüleceğine inanılır. Ancak ne empati yapmak kolay iştir ne de yaşamsal sorunların çözümünde empatiyi ilk adım olarak belirlemek doğrudur.
Empati zor iştir, çünkü empati yapabilmek karşısındakini anlama niyetini ve kapasitesini gerektirir. Kaldı ki; günümüz dünyasının kendisini yaşamın merkezi hisseden şişirilmiş egolu insanları ya da toplulukları için, kendisine benzeyenini dahi anlamaya çalışmak angaryadır zaten.
Aşağıya aktardığım birkaç örnek, iktidarın baskısı altında yaşamaya ikna edilmiş, tarih bilinci ve yarattığı değerlere yabancılaştırılmış, bilgi ve kültürel gelişim olanakları ellerinden alınmış, adaleti güce hak gören, insani gelişmişlik düzeyinde henüz basamağın ilkinde bir toplumda, herkesin birbiri ile empati yapmasını beklemenin hayalin ötesinde olduğunu göstermekte.
Geçen Mayıs ayı sonlarında Balıkesir’de merkeze yakın bir köy kahvesinde 45-46 yaşlarında bir adam, CHP’nin seçim faaliyetleri çerçevesinde hazırlattığı yerel bir afişe bakıyor. Afişte Deniz Gezmiş’in adı ve fotoğrafı da var. Soruyor adam "Kim bu Deniz Gezmiş, takılır mı bu kahveye, kaçıncı sıradan aday?" diye.
Başka bir örnek; geçen yıl bu zamanlar, bir televizyondaki haber programında Taksim’de yapılan bir sokak röportajı var. Rastgele insanları durdurup soruyorlar "Hırka-i Şerif nedir?” diye. Yüzde 98’i Müslüman denilen bu ülkede verilen cevaplardan en masumu “bilmiyorum”, kalanı sahiden okul öncesi çocukların hayal dünyalarından fışkıran cevaplardan farksız. Neden bu soru Taksim’de soruldu ve neden sadece bu cevaplar ekrana yansıtıldı sorularını sorgulamak gerekirse de, verilen cevaplar gerçeğin bir parçası.
Yine birkaç gün önce bir sohbette kendisini Türk hisseden ve  “esas Laz” olarak tanımlayan bir zat “Barış konusunda sorun Kürtlerde değil, esas olarak Türklerde zaten… Türkler, Selçuklulardan bu yana devlet olmuş bir millet. Şanlı bir geçmişleri var. Barış yolu ile iktidarını paylaşmaktansa Kürtlerin ayrılıp gitmeleri daha kolay kabul edilebilir bir durum” diyor. Konuşmanın bir yerinde Kürtleri ırkçı olmakla da niteleyen bu kişiye, “yani diyorsun ki bizim ırkçılığımız Kürtlerinkini döver, öyle mi” diyorum. Irkçı nitelememe aldırmadan onaylıyor. 
Türkiye bir yer ki, Deniz Gezmiş’i, Hırka-i Şerif’i bilmeyenler, ırkçı olmayı göğsünü gererek kabul edenler, Kürtlerde, Alevilerde kuyruk arayanlar var hala. Aranızdan bilenleriniz vardır, ben Alevilerin ve Sünnilerin bir arada yaşayıp, ayrı mezarlıklara gömüldüğü köylerin olduğunu yeni öğrendim.
Bu nedenle yaşamsal sorunlara ya da Kürt halkının varlık sorununa birbirimizi anlamak üzerinden çözüm aramak ve bulamayınca hayal kırıklığına uğramak anlamlı değil.
Elbette insani değerler çerçevesinde sorunlara çözüm üretmek ve bu çözümleri aynı değerleri esas alarak hayata geçirmeye çabalamak gerekir. Yeni anayasa, demokrasi, demokratik özerklik, barış meselelerini de buradan doğru değerlendirmek gerekir.
Zor da zaman zaman bir çözüm yolu olarak karşımıza çıkmaktaysa da, sorunların kalıcı çözümü bileşenlerinin rızalarına ihtiyaç gösterir. Bu nedenle halkın bu çözümlere ikna/ razı edilmesini de önemsemek şart. Bu anlamda birinci adım doğru çözüm yolları bulmaksa, ikinci adım; halkın bilincine ulaşan söylem ve eylemlerle politikalar ve faaliyetler örgütlemek ihtiyacı olarak kendisini duyuruyor.

Yazarın diğer yazıları