En çok kadınlara güvenen iki kadın

Kimi zaman doğruları anlatırız birbirimize. “Olması gereken vardır ve olması için mücadele etmeli” dersin… Kendine, yoldaşına, hemsincine, arkadaşına, annene, babana, sevgiline… Her kim varsa hayatında onlara… Bir bakarsın -meli, -malı ile biten cümleler çoğalır hayatında. Ve öyle biten bütün yüklemleri ezberlersin zamanla… Öznesi sen olan, nesnesi senin dışında herkes olan devrik cümleler çoğalır hayatında…

Sonra bir gün bir kadın çıkar. Ve bütün ezberlerini bozar… Atar damarlarında atan cümleler kurar. Zamana bedeni ile meydan okur. Sadece düşmana değil, kanıksadığımız yalnızlığa, kendimizi kandırmamıza vesile olan cümlelerimize, her gün yaptığımız işlerin anlamına bir çığlık atar… Stefan Zweig’in Satranç adlı kitabında, “Bize hiçbir şey yapılmadı. Yalnızca tam bir hiçliğin içine koyulduk. Çünkü bilindiği gibi dünyada hiçbir şey hiçlik gibi insan ruhunu baskı altına alamaz” şeklinde belirttiği hiçliğin farkına varmamız için çığlık atar… Gözlerimizin önünde yakılan insanlara, yıkılan şehirlere, bekletilen cenazelere, düşen şehirlere karşı çaresiz değiliz der. Korku duvarını yıkar… Sadece bedeni ile değil, sözcükleri ile, bilgeliği ile, inancı ile, samimiyeti ile yapar bunu…

Ve o kadın olması gereken cümlelerin için de gün be gün uzaklaştığımız özgürlüğümüze ulaşmanın yolunu gösterir. “Yaşamı uğrunda ölecek kadar çok sevenlerin yoldaşıyım” der. Kısa cümleler ile nasıl büyük eylemlerin sahibi olunur onu dile getirir. Herşeyiyle…

Eyleminin 87. gününde hayallerini anlattı kızına… Dünyanın en güzel anne ve kızı olmuşlardı işte… Kızına, “Seninle birlikte büyüdük” diyordu… Annesi amacı uğruna herşeyi göze alan, kızı annesinin yaşaması için nefes alan… En çok da kadınlara güvenen iki kadın… Çünkü biliyorlardı kadınlar isterse herşey olurdu…

Çünkü kadın gerçeğine dayalı bir yöntem ve hakikat ile yaşamlarını örmüşlerdi. Tıpkı Kenau gibi… Şehrini düşmana vermemek için beyaz elbiseler ile karın içinde kaybolan, yaktıkları ateşin dumanında düşmanı boğmayı başaran Kenau’ya eşlik eden kadınlar gibi. Ya da parmakları kırılsa dahi son nefesinde ülkesi için şiir yazmayı bırakmayan ve ülkesi için şiirleri ve kılıcı ile direnen Quiçin gibi… Ya da 12 yıl karanlığa mahkum olan ve çıldırmanın eşiğine gelen oğlunu yalnız bırakmayan annenin, sonradan Uruguay devlet başkanı olan Jose Mujica’nın annesinin direnişi gibi… Çektiği fotoğraflar ile binlerce çocuğunun hayatına dokunduğunun farkında olan Rebeca’nın sadece kendi çocukları ile yetinmeyen duyguları gibi… Kobanê’de dünyayı karanlıktan kurtaran kadınların aydınlık yüzü gibi… 21. Yüzyılın kadın yüzyılı olduğu müjdesini 20. Yüzyılın son çeyreğinden bu yana dünyaya güler yüzleriyle anlatan Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketi gibi…

Bu mücadelenin her bir anı yaratıcı yöntemler ile kazanıldı. Şimdi ordu, parti ya da konfederasyon olarak form kazanmış olmak herşeyin bittiği anlamına gelmiyor. Tam tersine herşey yeni başlıyor. Kadın enerjisi akışkan bir enerji çünkü… Kabına sığmayan bir enerji… Bu enerji iktidar gibi yapılanmalara gelmez. İktidar girişimi dahi bumerang gibi kendi kendini vurmasına neden olur. Bu enerji toplumsallaşmanın kaynağı… Kadınların çakacağı bir kıvılcım bütün toplumu etkileyecek kadar güçlü. Şimdi Leyla Güven’in bize anlattığı bu… Toplumsallaşan eylemi bunun ispatı… Bizim yapmamız gereken ise yaratıcı eylemler ile Leyla Güven’i yaşatmak… Yaşayarak öncü olmayı başaran bir kadın bir anne bir siyasetçi çünkü O… Genç yaşında tarihe not düşmeyi başaran Nasır, kapitalizme kültürüyle direnen İmam, özgürlüğe adanmış bir ömür olan Yüksel, Kürdistan tarihinin bir özeti olan Gülistan ve Dilek… Hepsi yapmaları gerekeni yaptı. Şimdi sıra bizde.

Yazarın diğer yazıları