En iyisi yaşamak

Bugün hemen hemen herkes Türkiye’de insan hakları ve adalet gibi kavramların uzunca bir zamandan beridir hasıraltı edildiğini biliyor. İnsanlar devlet eliyle çaresizliğe itiliyor ve ölüme terk ediliyor. Kiminin ölümü yavaş yavaş gerçekleşiyor, kimininki anlık bir kararla. Kimileri ise şartlar ne olursa olsun, boyun eğmek yerine mücedele etmeyi seçiyor.

Türk medyasında günlerdir İstanbul’da yaşadıkları evde ölü bulunan dört kardeş konuşuluyor. Yandaş kesim sadece ölenlerin yaşı ve medeni durumu ile ilgileniyor, intihar olayının arkasındaki dehşetengiz gerçekleri görmezden geliyor. Ailede yalnız bir kişinin çalıştığı ve onunda maaşının haczedildiği, kardeşlerden birinin sara hastası olduğu, evin alt katındaki bakkaldan veresiye alışveriş yaptıkları, her gün altı ya da yedi, bazı günlerse on ekmek aldıkları, yani karınlarını sadece yavan ekmekle doyurdukları gerçeği orta yerde dururken, yandaş kesim olaya tam da kendisinden beklendiği gibi yaklaşıyor. Ne ölene, ne kalana saygıları yok.

Bütün semavi dinlerde intihar yasaklansa da, eski toplumların intihara bakışı kültürden kültüre değişiklik gösteriyor ve bunların çoğunluğu intiharı önleyici kural ve kabullenişlere sahiptir. Yuit Eskimolarının geleneklerine göre birisi üç kez ölmek istediğini dillendirdiğinde akrabaları ölmesine yardım etmeliydi. Yahudi geleneklerine göre ise intihar edenler diğerlerinin huzurunu bozmasın diye tecrit edilmiş mezarlıklara gömülürdü.

Dante “İlahi Komedya” adlı eserinde intihar edenlerden insan olarak değil, cehennemin yedinci katına mahkûm edilen ve sonsuza kadar acı çekerek kanayan ağaçlar olarak bahseder. Fakat biz edebiyata ve sanata kapsamlı bir şekilde baktığımızda birçok yazarın, sanatçının ve düşünürün intiharı ile karşı karşıya kalırız.

Kay Redfield Jamison’un “Erken Çöken Karanlık – İntiharı Anlamak” adlı eserinde belirtiğine göre, Amerika’da 1961-1973 yılları arasında 35 yaş altındaki 54 bin 708 kişi Vietnam savaşında hayatını kaybetmişken aynı süre içinde, aynı yaşlarda 101 bin 732 kişi ise intihar ederek ölmüştür ve bu sayı diğerinin neredeyse iki katıdır. Yine 1987-1996 yıllarındaki intihar vakası sayısı AIDS salgını nedeniyle ölenlerden yaklaşık 15 bin fazladır. Amerikan toplumda savaş ve AIDS nedeniyle olan ölümlere gösterilen öfke ise intihar nedeniyle meydana gelen ölümlere gösterilenden daha büyük ve daha belirgin olmuştur.

Yandaş medya dört kardeşin ölümünü yakın bir zamanda annesini kaybetmelerine ve ondan kalan büyük borç miktarına bağlarken, sosyal medyada kardeşlerden birinin Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde modellik yaptığı kinayeli bir şekilde dile getirilerek kadın bedeni üzerinden sinsice saldırı yapılıyor. Oysa araştırmalar, kayıp ya da düş kırıklığı ne kadar büyük, utanç veya reddedilme ne kadar etkili olursa olsun psikolojik ızdırap ya da stresin tek başına intihara sebep olmadığını söylüyor.

Beslenmenin vücut ritmindeki etkisi göz önüne alındığında intihara olan etkisi de ortaya çıkıyor. Sağlıklı beslenen bir insanın 130 kiloya çıkması imkânsızdır. Türkiye’de büyük bir çoğunluk açlık sınırında yaşıyor ve yaşamını devam ettirebilmek için belli bir kesimin görmeye dahi katlanamadığı beyaz ekmekle besleniyor. Eskiden maddi durumu iyi olmayan insanlar o günleri anlatırken ekmeğine soğanı katık ettiklerini anlatırdı. Bugünün insanı ise soğana bile ulaşamıyor. O zamanlar insanlar hiç olmazsa kurban bayramlarında et yiyebiliyordu. Şimdi bırakın kurbanı, evine yüz gram kıyma bile alamıyorlar. İnsanlar iş bulamadığı, evini ısıtamadığı, çocuğuna pantolon alamadığı için intihar ettikleri halde, yandaş kesim bunlarla hiç ilgisi yokmuş gibi intihar olaylarını ruh sağlığına dayandırıyor. Oysa ülkede büyük bir ekonomik ve siyasi kriz, bunun beraberinde getirdiği işsizlik ve açlık var. Ekonomiye ve eğitime ayrılan bütçe bile savaşa ve silahlanmaya harcanıyor.

Herşey karanlık ve belirsiz olsa da umutsuzluğa düşmemeli yine de. İntihar asla çare değildir, en iyisi yaşamak ve onurlu bir yaşam için mücadele etmektir.

Yazarın diğer yazıları