Endüstriyalizme karşı Ekolojik-Ekonomik Toplum

Abdullah ÖCALAN

Kapitalist modernitenin sanayi devrimine yüklediği ekonomi üzerinde sanayi hakimiyetçiliğinin sadece ekonomik hegemonyacılık olarak değil ideolojik ve iktidar tekelciliği üzerinde de önemli etkileri vardır. Diğer deyişle endüstriyalizmi dar anlamda teknolojik mantık olarak çözümlemekle yetinmek kapitalizmi ekonomiye indirgemek gibi temel yanlışlıklara yol açar. Kapitalizmin endüstriyalizme yüklediği işlev genelde ekonomik toplumu özelde tarım-köy toplumunu çökertmektir. Bu konuda ideolojik ve iktidar tekeli olarak eylemleşir. Ekonomik toplum çözüldükçe kapitalizmin azami kar kanunu işlemeye başlar. Bu ise ulus-devlet tekelciliğiyle iç içe gelişir. Kapitalizm çözümlemesini modernitenin üçlü sacayağı üzerinden geliştirmedikçe sosyal bilim adına ve pratik politikada temel yanlışlıklar ve eksikliklerin oluşması kaçınılmazdır.

İnsan toplumunun ve ekonomisinin azami kar kanununa göre endüstriyalizmin hegemonyasına girmesinin getirdiği çözülüş ve yıkılışın sonuçları son iki yüz yıllık uygulamalarıyla yeterince açığa çıkmış bulunmaktadır. Sadece küresel ısınmanın yol açtığı yıkımın her geçen yıl kendi başına mahşeri yakınlaştırdığı bilimce de tespit edilebilen bir sonuçtur. Endüstriyalist şovenizm yüzünden körleşen zihniyet gözleri toplumun ve ekonomik dokusunun vazgeçilmez ekolojik yapısını göremiyor. Bu yapının anlamını kavramıyor. Endüstriyalizm özünde fizik, kimya ve biyolojinin teorik-pratik ilke ve kurallarını topluma ve özellikle ekonomik yapısına uygulamak anlamını taşır. Bu ise çok farklı olan toplumsal doğanın yadsınmasını beraberinde getirir. Toplumsal doğa sürekli azami kar peşinde koşan bir sistemi uzun süre üzerinde taşıyamaz. Özellikle nesnel doğanın kurallarının uzun süreli kullanımı toplum olmaktan çıkmadır. Kapitalist bireycilik bu gerçeği doğrulamaktadır. Toplumsal doğanın işleyiş kuralları kendine özgüdür. Ahlaki ve politik olarak işler.

Endüstriyalist yaklaşım er geç ahlaki ve politik işleyişi tasfiye etmek durumundadır. Ekonomideki işsizlik, kriz, gelir uçurumundan sorumludur. Ekolojiyi doğuran ana etkenler endüstriyalizmin kısaca tanımlanan bu gerçekliğinden kaynaklanmaktadır. Endüstriyel çağın toplumu bütün alanlarında ekolojisini geliştirmeden yaşamını sürdüremez. Nasıl ki demokratik anayasalar Leviathanı (ulus-devlet canavarı) sınırlamak amaçlı iseler endüstriyalizm canavarını da sınırlayacak olan ekolojidir. Çok iyi bilmek gerekir ki endüstriyel çağ öncesi insan türü de dahil bütün canlıların yaşamı içgüdüsel bilinçle (en keskin duygusal zeka) ekolojiktir. Ekolojik olmayan canlı tasfiye olmaktan kurtulamaz. Şüphesiz bunda her canlının kendine özgü bir ekolojik zekası vardır. Ekolojik yaşama başkaldıran çağ olarak da endüstriciliği değerlendirmek mümkündür. Ekolojiye başkaldırmak ise kıyamete gidiştir. Dinlerin çok öncesinden haber verdikleri mahşer, özünde toplumların ekolojik olmaktan çıkmasıyla ilgilidir.

Ortadoğu toplumsal geleneği ekolojiye uyumludur

Ortadoğu toplumu ekolojik yaşama kendini uyarlamada öncülük rolüne sahiptir. Adem-Hawa, Nuh öyküleri ekolojik felaketi haber vermektedir. Peygamber kültüründe ekolojik yaşam başat rol oynar. Ekolojik olmaktan çıkmış bir yaşamı mahşer, firavun, nemrut ve lanetlilik sıfatlarıyla değerlendirmeleri halen geçerli olması gereken temel bir toplumsal kuraldır. Bu kurallar olmadan toplumların sürdürülebilirlilikleri tehlikeye girer. Ortadoğu ekonomik toplumunda sınaî teknik binlerce yıldan beri kullanılmasına rağmen endüstriyalizme vardırılmaması manevi kültürüyle, ahlaki yapısıyla bağlantılıdır. Doğaya başkaldırmak Tanrıya başkaldırmakla özdeş sayılmıştır. Batı kültüründe doğaya başkaldırmak, ona hükmetmek felsefelerinin (Descartes Felsefesi) çıkış ilkesidir. Doğu toplumunda ise uyum temel ilkedir. Doğaya karşı çıkış, hükmetmekten vazgeçmeyiş kapitalist modernitenin yükselişinin özüdür. Gelinen aşama daha şimdiden toplumsal yaşamın her alanda sürdürülemez sınırlarına dayanmasıdır.

Dolayısıyla Ortadoğu toplumsal geleneği ekolojiye duyarlı ve uyumludur. Yerine getirilmesi gereken kapitalizmin ve endüstriyalizmin fethedici, imhacı, işgalci yaklaşımlarını ekolojik toplumun yeniden inşasıyla karşılamaktır. Demokratik modernitenin temel silahı ekolojik özde bir ekonomiyi ve toplumu esas almasıdır. Endüstriyalizmin Ortadoğu’da tarihsel rolü 10.000 yıllık geleneksel tarım toplumunu çözmek ve tasfiye etmektir. Daha elli yıl öncesine kadar ekonominin ve toplumun ana bölümünü teşkil eden tarım-köy toplumu ve ekonomisi günümüze doğru hızla çözdürülmekte, iflasa, işsizliğe sürüklenmekte, borca batırılmakta, göçertilmektedir. Çözdürülme, çökertilme ve tasfiye edilme bu topluma duyulan düşmanlıktan ötürüdür. Dağıtılmadan dünyanın diğer bölgelerinde sağlanan küresel kapitalist başarılar tekrarlanamayacağı gibi daha şimdiden yaşandığı gibi tehdit altına (İslam toplumundan duyulan korku; İslamofobi) girmek durumunda kalır.

Emperyalizmin, kapitalist modernite hegemonyacılığının Ortadoğu savaşlarında endüstriyalizm başat rol oynar. Su ve petrol savaşları tipiktir. Su savaşları ileri de yoğunlaştırılacaktır. Toprakların işleyişinde kapitalist temelde dönüşüm, gelişecek olan diğer temel bir savaş alanıdır. Köylünün topraktan koparılışını bir savaş olarak anlamak gerekir. Kapitalist modernitenin son iki yüz yıllık fethinin amacı on beş bin yıldır insanlık ana nehrini oluşturan ve ana bölümünü tarım toplumunun oluşturduğu yaşam kültürünün var oluşunu sonlandırmaktır. Kültürel soykırımlılığı bu gerçeklikte aramak gerekir. Toplumu savunmak bu büyük yaşam kültürünü, modernitenin soykırımına karşı özgürleştirerek, demokratikleştirerek korumak anlamına gelir. Uygarlık tarihi tekelcilik savaşları olarak yorumlandığında; kabile ve dinsel cemaatlerin varlığını korumalarının demokratik uygarlığın temel güç formları olarak önemi daha iyi anlaşılacaktır. Açık ki uygarlık tarihi böylesi bir diyalektikle anlamlandırıldığında şimdiki savaşımların çözümlemesi daha doğru yapılabilir. Aşiret, mezhep savaşları denilenin toplumun çarpıtılmış da olsa kendi varlığını, kimliğini savunma anlamına geldiği görülecektir. Bu karmaşık anlatımdan çıkarılması gereken sonuç, kurtuluşun en gözde aracı olarak sunulan endüstriyalizmin gerçek Leviathan olduğunu kavramaktır.

Kapitalist modernitenin yol açtığı sorunlara çözüm için yakın geçmişte geliştirilen Bağdat Paktı, CENTO, RCD türü ulus-devlet birlikleri bünyesel nedenleri dolayısıyla çözümleyici ve uzun ömürlü olmadıkları bilinmektedir. Halen yaşatılmak istenen Arap Birliği, İKO (İslam Konferansı Örgütü) gibi örgütlerin bölgenin hiçbir önemli sorununa çözüm getiremedikleri, etkisiz kaldıkları, yine ulus-devlet niteliklerinden ötürü anlaşılır bir husustur. Kaldı ki, bölgenin her ulus-devleti kendine özgü bir kapitalist hegemonik merkeze bağlıdır. Bağlı oldukları merkezin denetimi dışına çıkacak kapasiteden yoksundur. Toplantı üstüne toplantı; zirve üstüne zirve yapmalarına rağmen çözümsüz ve etkisiz olmaktan kurtulamamaları bu gerçeklikle bağlantılıdır.

Demokratik toplumu inşa

Demokratik modernitenin bölgenin politik bütünlüğüne ilişkin çözüm gücü, temel aldığı unsurların çözümleyici kapasiteleriyle bağlantılıdır. Politik bütünlüğün önüne dikilebilecek bir iç engelleyici unsur yoktur. Tersine tüm ekonomik, ekolojik, ahlaki ve politik unsurlar politik bütünlük çerçevesinde en arzuladıkları demokratik toplumu inşa edebilirler. Kapitalist modernitenin dıştan kaynaklı hegemonik müdahalelerine karşılık politik bütünlük içindeki tüm bölge toplumsal güçleri rahatlıkla ve başarıyla karşılık verebilir. Sorunlarını çözümleyebilir.

Dolayısıyla Ortadoğu Demokratik Komünü, her alandaki komünler komünü siyasi oluşumu olarak önerilebilir. Ulus-devletçi zihniyetin kıskacındaki Irak, İsrail-Filistin, Afganistan sorunlarına çözüm elbette ki sorunun bizzat kaynağı olan bir zihniyetle çözümlenemez. Bölgenin tümünde yaşanan siyasal-toplumsal sorunlara; sorun kaynaklı zihniyet ve yaklaşımlarının son iki yüz yıllık tahribatları, kaybettirdikleri yeterince ders vericidir. Ne laikçisi ne dincisi çözüm geliştirmek şurada kalsın derinleştirmekten öteye rol oynamadıkları yeterince açığa çıkmıştır.

Ortadoğu jeokültürü, jeopolitikasına yansıtılmak durumundadır. Olası politik bütünlük merkezlerinden birisi Dicle-Fırat Tarım-Su-Enerji Komünü’yle bağlantılı olarak bugünkü Türkiye Cumhuriyeti, Suriye Arap Cumhuriyeti (Büyük Suriye Lübnan, Ürdün, Filistin-İsrail dahil) ve Irak Federal Cumhuriyeti’ni süreç içinde yıkma temelinde değil, reformlarla dönüştürerek inşa edilebilir. Mevcut cumhuriyetler ulus-devlet niteliğini başlangıçta korusalar da süreç içinde esnek, ucu açık ulus-devlet kimliklerine dönüşerek demokratik birliğe doğru adım atabilirler. Ortaya çıkacak siyasi oluşum ABD ve AB’den de daha ileri bir demokrasiye açık olma durumundadır. Komünal demokratik unsurlar ağır basacak olmasından ötürü böyle olacaktır. İçeriğinde bölgenin mozaiği durumunda olan bütün kimlikler yer alabilir.

Öncelikle bu kimlikler demokratik ulus birimleri olarak inşa edilebilir. Böylesi inşa, ulus-devletin içerdiği ucu kapalı, katı, tek dilli, tek etnisiteli, milliyetçiliğinden kaynaklı çatışma riskini asgariye indirebilecektir. Tarihte de binlerce yıl iç içe yaşam gerçekliğini yenileyebilecektir. Bölgenin kadim kültürlü halkları olan Arap, Kürt, Ermeni, Yahudi, Asuri (Suryani-Keldani), Türk, Türkmen, Kafkas kökenliler, Fars, bazı etnisiteler (aşiret ve kabileler) demokratik ulus kimlikli olarak inşa edildiklerinde hem tarihsel kültür benzerliğine uygun karşılık vermiş olacaklar, hem de kapitalist modernitenin ulus-devlet aracılığıyla körüklediği böl-yönet çıkmazından, çatışma ve savaşlarından kurtulmuş olacaklar. Oluşturulacak siyasal bütünlük içinde çok dillilik, kimlik armaları, ortak vatan, ortak ulus bağlamında sorun teşkil etmez. Kentlilik, yerellilik, bölgesellik tarihsel, kültürel özelliklerine uygun kimlik olarak demokratik birim niteliğinde inşa edileceğinden var olan farklılıklar için ideal sinerji mekanları olarak anlam kazanacaktır. Tüm bu kimliklerin ahlaki ve politik niteliği esas olacaktır. Hukuk, ahlak ve politikanın hizmetinde olacaktır. Ahlak ve politikanın yerini tutmayacaktır.

Bölgenin çekim merkezi olarak geliştirilecek Demokratik Konfederalizmi; (federasyon, demokratik birlik v.b unvanlar da mümkündür) ekolojik ve ekonomik komünleri esas alacağından (çünkü toprak-su-enerji başka türlü verimli kılınamaz.) kapitalist modernitenin üç mahşer atlısı kapitalist karcılığın, endüstriciliğin ve ulus-devletçiliğinin yol açtığı yapısal kriz, kaotik durum, çatışma ve savaş ortamlarına karşı en ideal ve tarihsel yanıt niteliğinde olacaktır.

Kürdistan’ın jeokültürü ve jeopolitikası (Arap, Türk ve Farsların ortasında yer alması, tüm kültürlerin kesişme noktası olması) bu tür bir siyasal bütünlüğü adeta zorunlu kılmaktadır. Kapitalist modernite döneminde Britanya’nın Hindistan ve Ortadoğu üzerinde yürüttüğü hegemonik politikaları açısından Kürdistan, sürekli çözümsüz bir ülke konumunda tutularak bölgesel denetim aracı kılınmak istenmiştir. Böylelikle Arap, Türk ve Fars iktidar otoritelerinin denetim altına alınmasında çok elverişli kontrol aracına indirgenmiştir. Günümüzde ABD ile birlikte Kuzey Irak denilen Güney Kürdistan’ın küçük bir parçası üzerinde gecikmiş bir ulus-devletçik inşa edilerek (Ermenistan, Yunanistan gibi) aynı rolü sürdürülmek istenmektedir. Tarih, Kürdistan ve Kürt sorununu adeta ikinci bir Yahudi sorununa dönüştürmüştür. En azından böylesi bir süreci yaşamaktadır. Şüphesiz bunda bölgedeki kapitalist modernitenin eşitsiz ulus-devlet yaratma politikası belirleyici rol oynamaktadır. Arap, Türk ve Fars ulus-devletçiliği Kürdistan’ın silinmesini ve Kürtlerin kurban edilmesini dayatmaktadır. Böylesi üçlü bir imha kıskacına minimal bir Kürt ulus-devletçiliğiyle karşılık verilemez. Verilse bile sonucu hep halen yoğunca yaşandığı gibi katliam ve soykırımlarla sonuçlanır. Bu tarihsel paradokstan çıkarılması gereken tarihsel ders; ulus-devlet olmayan demokratik siyasi oluşumlarla, ekolojik ve ekonomik komünlerle başta komşu ulusları olmak üzere tüm bölge halklarını demokratik modernite çözümüne ortak etmektir.

Yazarın diğer yazıları