Erdoğan Hitler’e değil Miloseviç’e benziyor

Tayyip Erdoğan iddiası, düşünce ufku ve kötülükleri büyütme kapasitesi bakımından Hitler’in kötü bir karikatürü dahi olamaz.

Hitler bütün dünyayı zaptederek alemin führeri olmayı düşünüyordu. Tayyip Erdoğan Ortadoğu ve olursa biraz da Kafkasya ile yetinecek kadar gerçekçidir. Yakın çevresi onu "dünya lideri" havasına sokmaya çalışsa da o, yönetme ve hükmetme kapasitesinin ancak "mahallenin kabadayılığı"na yetebileceğini bilir.

Benzetilecekse eğer, Erdoğan için yakın tarihteki en iyi örnek Slobodan Miloseviç’tir.

Miloseviç de Erdoğan gibi politikaya belediyecilikten başlamış, Sırbistan devlet başkanlığı yolu, Belgrad Belediyesi’ndeki danışmanlık ile açılmıştır.

Miloseviç’in "Büyük Sırbistan" hayalinin önünde Bosna, Hırvat ve Arnavut halkları engeldir. Erdoğan’ın "Büyük Türkiye"sinin önündeki engel ve tehdit ise Kürtlerdir.

Miloseviç’in siyaseti esas olarak gerilim ve çatışma üzerine kuruluydu. Dış ve iç düşman vurgusunu sıkça yapan, ardından bunlarla mücadele için halktan destek isteyen bir politika güdüyordu.

Tayyip Erdoğan da iç ve dış düşmanları en "zengin" yöneticidir.

Vatandaşlarını, "ya bizdensiniz ya onlardan" diye kutuplaştıran da odur, "kadın da olsa çocuk da olsa gereken yapılacaktır" diyerek sivillerin ölümünü meşrulaştıran da.

Miloseviç seçim konuşmalarının odağına yerleştirdiği, "büyük Sırp milleti", Erdoğan’da da "büyük Türk milleti" olarak zuhur eder ve kendisini" afedersiniz Ermeni", "yav ne Kürt sorunu" şeklinde dışa vurur.

Miloseviç, 1996’da yapılan ve muhalefetin büyük başarı kazandığı yerel seçimleri iptal ettirerek yeniden seçim yaptırmıştır. Erdoğan’ın sonuçlarını beğenmediği 7 Haziran seçimlerini iptal ettirmesi gibi.

Miloseviç’in, oğlu Marko ile aralarında, "evdeki paraları sıfırla" türünden bir telefon konuşması olmasa da, Erdoğan gibi para ve özel mülkiyet tutkusu yüksektir. Onun ismi de Erdoğan gibi birçok yolsuzluk olayına karışmıştır.

Miloseviç’in oğlu Marko, tıpkı Erdoğan’ın oğlu Bilal gibi, çalışmadan büyük bir servet sahibi olmuştur. Marko’nun gemi filoları ve restaurantları yoktur ama gece kulüpleri ve geniş emlakları vardır.

Miloseviç de Erdoğan da özerkliğe karşıdırlar. İkisi de tek adam yönetiminden yanadırlar. Miloseviç’in 1989’da devlet başkanı olduktan sonraki ilk icraatı, anayasayı değiştirerek özerk eyalatlerin yetkilerini kesmek ve bunları merkezi hükümete bağlamak oldu. Tayyip Erdoğan da Kürt halkının özerklik taleplerine karşı, merkezi iktidarı mutlaklaştırarak "başkanlık sistemi" getirmek istiyor. 

Ağır silahlarla donatılmış Sırp ordusu, Miloseviç’in emri ile, Bosna ve Hırvatistan’ı 3 yıl boyunca kuşatmada tuttu. Onbinlerce sivil, yaşlı ve çocuk katledildi. Bu savaşlarda köprüler, camiler, mabetler ve mimari eserler Sırp askerleri tarafından bombalanarak yıkıldı.

Bu uygulamanın aynısını Silopi, Nusaybin, Cizre, Silvan, Dargeçit ve Derik’te Tayyip Erdoğan’ın başkomutanı olduğu Türk ordusu yapmaktadır. İşgal, kuşatma ve sivil insan katliamı hala devam etmektedir.

Miloseviç’in bizzat yönettiği katliamlar –Srebrenitsa da dahil-  BM, ABD ve Avrupa Birliği’nin gözleri önünde gerçekleşmiş, ciddi bir tepki gösterilmemiştir. 1995 yılında Sırp-Bosna-Hersek barış görüşmeleri yapılırken ABD ve Avrupa medyası Miloseviç’i, "mantıklı, sağduyulu lider ve barış için yegane umut" diye takdim etmiştir.

Almanya başbakanı Merkel’in Türkiye ziyareti sırasında sağlanan anlaşma ve Avrupa Birliği’nin mülteci göçüne karşı Türkiye’ye verdiği ekonomik ve siyasi destek, Erdoğan’ın Kürdistan’daki katliamlarına da destek anlamına gelmektedir.

BM, ABD ve Avrupa Miloseviç’e karşı nasıl bir politika gütmüşse aynısını Erdoğan’a karşı da sürdürmektedir.

Doğu Perinçek’in zamanında katliamcı Miloseviç’i  desteklemiş olması, günümüzde Kürtleri katleden Erdoğan’ı da desteklemesi uçuk ve istisnai bir örnek değil; Erdoğan ve AKP’nin pervasızlık değirmenine taşınan suyun "renkliliğini" göstermektedir.

Miloseviç iktidarının sarsılmaz, kendisinin yenilmez ve arkasındaki halk desteğinin tükenmez olduğundan emindi ve gücünün doruğundaydı.

Sonunda Sırbistan halkı, BM ve uluslararası güçler tam bir ittifakla Miloseviç’i iktidardan uzaklaştırmaya karar verdi. Soykırım, sivil insanları katletmek, evleri yıkmak, insanları göçe zorlamak gibi savaş suçlarından 1 Nisan 2001’te tutuklandı.

Miloseviç, bunun 1 Nisan şakası olmadığını Lahey Savaş Suçları Mahkemesi’ne sevkedilince anladı. Yargılaması sürerken 11 Mart 2006’da Den Haag’daki cezaevinde öldü.

Tayyip Erdoğan da, tam istikamet Slobodan Miloseviç’in yolundan yürüyor.

Şu andaki sessizlik ve "işler yolunda gidiyor" havası onun katliamcı olduğunu ve savaş suçu işlediği gerçeğini değiştirmiyor. Yaptıkları ve konuştukları tanıklık gerektirmeyen açık savaş suçlarıdır ve Erdoğan bu suçlardan mutlaka yargılanacaktır.

Yazarın diğer yazıları