Erdoğan paralarını nerede saklıyor?

Türk devleti ve onun son 15 yıllık sahibi AKP, başından beri Kürt halkının özgürlük taleplerini terörize etme, bu uğurdaki mücadelesini ve meşruiyetini karalama faaliyeti yürütüyordu. Bu konuyu içeride iç politika malzemesi, dışarıda da diplomasinin baş gündemi haline getiriyordu.

Fakat Kürt halkı ve onun temsilcileri de, yıllar yılı Türk devletinin ve Erdoğan iktidarının antidemokratik karakterini ve icraatlarını kitlesel gösterilerle, kurumsal çalışmalarla ve diplomatik faaliyetlerle anlatmaya, muhataplarını ikna etmeye çalışıyorlardı.

Devletler arası siyasal ilişkiler ve ticari çıkarlar, devletlerin dönemsel ihtiyaçlarıyla birleştiği için uluslararası sistem, Türk devletini/AKP iktidarını mazur görüyor ve himaye ediyordu.

İçinden geçtiğimiz günler ve son bir ayda yaşananlar, Türk devleti lehine işleyen bu gidişatın sonuna gelindiğini gösteriyor. Kürt halkının askeri ve siyasal mücadelesi, uluslararası kamuoyu nezdinde haklı ve meşru bir kabul görürken; Türk devleti ve Erdoğan iktidarının demokrasiyle alakası olmayan bir diktatörlük olduğu düşüncesi kuvveden fiile çıkmıştır.

Türkiye’nin Cizre ve Nusaybin’de "Çöktürme Planı" adıyla uyguladığı yıkım ve katliamın, BM raporlarında açıkça savaş suçu olarak nitelendirilmesi; Erdoğan-Hulusi Akar kliği için, yakın bir gelecekte, Miloseviç türü bir yargılamayı kaçınılmaz hale getirmiştir. Erdoğan ve yakın çevresinin, içeride ve dışarıdaki nobranlığı ve nadanlığı gücünden değil; akibetlerini gören çaresizliklerinden kaynaklanmaktadır. Bu açıdan Erdoğan’ın, "siz bana diktatör derseniz ben de size nazi derim" çıkışının bir karşılığı yoktur. 

Eğer belirtilenler doğruysa ve tarih, Suriye ve Irak’ta merkezileşen sistem içi savaşı "3. Dünya savaşı" diye kaydedecekse, Türk devleti ve Tayyip Erdoğan’ı kaybedenler listesinin birinci sırasına yerleştirecektir. Ardından da El Kaide, El Nusra, DAİŞ, Suudi Arabistan ve Qatar yer alacaktır. 

Tayyip Erdoğan, Hulusi Akar, Hakan Fidan, Süleyman Soylu, Mevlüt Çavuşoğlu ve diğerleri bu durumu çok iyi bilmekte ve görmektedir. Onlar bakımından "şimdilik" tek seçenek kalmıştır; zorbalıklar, cinayetler ve katliamlar pahasına da olsa sürdürebildikleri yere kadar iktidarlarını sürdürmek.

16 Nisan’da yapılacak referanduma ve çıkacak sonuçlara da bu açıdan bakılması gerekir. Referandumda "hayır" oylarının çokluğu çözülme sürecini hızlandıracaktır. Dünyadaki benzer örneklerinde olduğu gibi, zorbalığın sonu yaklaştıkça çözülme de kaçınılmaz olacaktır.

Erdoğan, Batı ile tüm ipleri koparmıştır. Bu ilişkileri normalleştirmesi ve eski hale getirmesi mümkün değil. Dolayısıyla Vahdettin gibi, İngiliz gemisi ile Avrupa’ya veya Malta’ya gitme şansı da kalmadı. Bu ihtimali düşünerek "serveti"ni Qatar ve Suudi Arabistan’a taşıdığı; orada kendisi ve yakınlarının barınabileceği küçük "külliye"ler satın aldığı da herkesin bildiği gerçekler. 

ABD Savunma Bakanlığı’na, George W.Bush’a ve Pentagon’a danışmanlık yapan, Washington Post ve New York Times’da yazılar yazan Michael Rubin, beş gün evvel sosyal medyadaki hesabından yaptığı Türkçe paylaşımda, "Erdoğan artık yolun sonuna geldi" dedi.

Bir de soru sordu; "Acaba Erdoğan çaldığı paralarını nerelerde sakladığını bilmediğimizi mi zannediyor?"

Michael Rubin’in iddiaları ciddiye alınabilir mi?

Erdoğan ve AKP’nin tetikçisi, "gazeteci" Cem Küçük, "bu alçağı ne yazık ki ciddiye almak lazım" diyor.

Yazarın diğer yazıları