Erdoğan ölüm vaadediyor

Ahmet KAHRAMAN

Kürdistan, çağın en gaddar işgalini yaşıyor. Hayatın bütün damarları, yasak altında. Bağlar, bahçeler sahiplerine yasaklı olduğu için, “kırkırık” gibi ayakta kuruyor.

İnsanlar evlerinde, hayvanlar da ağıl ve ahırlarda hapis. Hapishaneler, Hitler rejiminin toplama kamplarını andırıyor. Hapishane koğuşlar insan istifi. Bir yatağı iki, bazı hallerde üç kişi paylaşıyor. Her dakika, bunlara yenileri ekleniyor. Yeni gelenler ise işkence yaralısı, kan içinde…

Mera, yayla yasağıyla Kürt’e zarar vereyim derken, Türkleri de midelerinden vuruyorlar. Eskiden, birbirine çikolata sunan “nazik” Türkler, şimdi ev gezmelerinde hediyelik olarak, selefon kağıdıyla ambalajlanmış yarım kilo at veya eşek kıyması götürüyorlar.

İthal edilmiş “deli dana” etiyle, bir olan insanlar var. Sırpların, bıçaksız öldürdükleri hayvanların eti ise “helal kesim” etiketiyle, köpek eti, karaborsada süt kuzusu niyetine satılıyor.

Türk, bu sefaleti Kürt düşmanlığı yüzünden çekiyor. Recep’in ırkçı saplantısı yüzünden…

Ama Türk halkının bir kısmı, düşürüldükleri bu sefaletten memnun ve mutlu. Damat Beraat’a göre mutlu Türk, kayın pederi “aya dört şeritli yol yapacağım dese inanmaya hazır…”

Çünkü, tek başına dünyaya bedel Recep, camici. Cami çıkışında da, Türk’e yardım tertibinden, ona düşmanını gösterip “Kürtlere ölüm, ha ölüm” diyor. Sonra, Türklere Kürt öldürme ile “şehit olma” imkanı veriyor. Şehitlik de, hiç yoktan iyi olarak maaş, ev sahibi olmaktır.

Videosu da dolaşıyor, internette: Bir kaç genç adam: deli dana etli sofradan yeni kalkmış gibi, sokaklarda “Samsun Kürtlere mezar olacak“ diye naralanıyordu. Onlar, Recep vatanseverliğiyle yıkanmış beyinleriyle bıçaklanacak Kürt ararken, polis de seyrediyordu. Ve gazetelerde Kürtçe konuşma suçu işledikleri için katledilen Kürtlere ilişkin haberler…

Ve Recep, dönüp İsrail‘e “ırkçı” diyordu.

Sonra gidip Amed’e, yani Kürtlerin evinde Kürtlere terörist deyip yüzlerine karşı sövüyor, ölümlerden ölüm beğen tehditleri savuruyor, “al lan, gör sana yaptığımı” dercesine Efrîn fethiyle övünüyor, Kandil seferini haber veriyordu, geçtiğimiz Pazar Amed’de…

Recep Erdoğan, yazılıp eline verilmiş metni okurken, ortalığı kan kokusu alıyordu. Kürtlere ölüm, kendi halkına da kan vaadediyordu.

Saddam Hüseyin de böyleydi. O da Kürt katiliydi. Ve yine o da kendi halkına dindar görünmeye meraklıydı. Kameralar eşliğinde camilere girip çıkıyor, sokak ortasına seccade serip namaz kılıyordu. IŞİD ve ÖSO da çok Müslüman ve bir fazla dindardır. Paralel olarak hırsızlık, talan, kadın ticareti, insan kesme törenleri düzenlemekle meşguldürler.

Bu soydan katillerin, bir özelliği de korkaklıktır. Güveni saraylarında, yüzlerinde donup kalmış mutluluk gülücüğüyle ölüm emri verir, katliam fermanı imzalar ama sokakta can derdiyle titrerler.

Mesela, Hitler Fransa’nın işgali için emir vermişti. Ama zaferini kutlamaya giderken korkudan, Paris’i ev hapsine almıştı. Hitler, Alman askerlerinin yan yana dizildiği, çatılarda nişancıların mevzilendiği bomboş sokak ve caddelerde ilerleyerek Opera binasını görmeye gidiyor, Champs-Elysees meydanında ve Eyfel Kulesi önünde zafer fotoğrafı çektiriyordu. Parisliler, evlerinde mahpus kutlamanın bitimini bekliyorlardı.

Recep Erdoğan da, 3 Haziran günü sıkıştırılmış işgal altındaki Kürdistan’ın büyüsü olan Amed’deydi. Ama Hitler gibi bir şeyleri kutlamanının dışında, evini, ocağını yıktığı, onurunu çiğnediği, evlatlarını kırdığı Kürtlerden yardım dilenmeye gelmişti.

Ama, havada Hitler’in korkularının sefaleti geziniyordu. İndiği havaalanından sonraki yolun kenarında yer alan evler, üç gün önceden didik didik aranmış, oturanların kimlikleri saptanmıştı. Ancak, Recebin huzuru için dahası da yapılmış, gelişinden saatler önce, yollar insanlara yasaklanıp yerleştirilmişti. Recebin dinleyicileri de üç kere aranarak, konuşacağı alana alınmıştı.

Alan dediğimiz de, bir sokaktı. Çünkü, çevredeki atıl askeri birliklerin neferleri sivil giydirilerek alana yığıldığı, Ankara’dan, Yozgat, Tokat’tan, Erzurum‘dan, Kars’tan ve çevre iller Urfa, Mardin Malatya, Elazığ, Adıyaman, Bingöl, Muş’tan otobüslerle alkışçılar taşındığı halde, büyük meydan doldurulamamıştı. Üstelik, 21 ilin “toplum örgütlerinin liderleri” ve getirdikleri de…

Buna rağmen meydan dolmayınca, Recebin kürsüsü sokak başına taşınmış, bayraklı alkışlayıcılar da karşısına dizilmişlerdi. Ve Recep tehditle, taşınma ile getirilerek daracık sokağa yığılan alkışlayıcılarına karşı konuşuyor, konuştukça ağzından yalan ile zift karası buhtan, yakası açılmadık küfürler fışkırıyordu. Ağzını yaydıkça hava şirretlik kokuyor, utanmazlık göğe çıkıyordu. Topa, tanka tuttuğu, uçaklarla vurduğu Sur, Cizre, Şırnak, Nusaybin, Yüksekova ve Silvan’ın katilleri için “onlar” diye haykırıyordu. Katledilen çocukların ruhu, diri diri yakılanların son haykırışlarından utanmadan, kendini pir û pak gösteriyordu…

Kürt ve Kürdistan için canını ortaya koyanları ülkeleri ile halkının katili yapıyordu.

6-7 Ekim tarihleri arasında, onun emriyle girişilen katliam için de Demirtaş’ı suçluyordu. Recep ise kanatlı bir melekti…

Özet olarak Amed’de, Kürtlere “iyilik” olarak, daha çok savaş ve ve dolayısıyla daha çok ölüm, sonsuz yıkımlar vaadediyordu.

Kürtleri bitireyim derken, kendi halkını kedi, köpek, eşek, at yemeye sürüklemiş Recep buydu. Harabeye tünemiş “pum” kuşunu misali, felaket tellallığı yapıyordu.

Her neyse, “Ew roj, roja meranê xelqe min…”

Yazarın diğer yazıları