‘Kriz dış güçlerin yaptırımlarından değil, hatalı ekonomik politikalar yüzünden patladı.”

Kulağa hoş geliyor. Böylece „dış güçler, Trump, ABD” filan yaygarasıyla krizin „gerçek sebebinin” örtülmesine karşı bir „tutum” alınmış oluyor.

Bu tezin iler tutar bir tarafı yok.

Arabesk türkü „hatasız kul olmaz” diyor ya, ben de şunu diyeyim: „Hatasız kapitalist ekonomik politika da olmaz.”

Ve kapitalist modernitede her türlü hatanın çaresi vardır. Sen yıkmadıkça o çere bulur. Ve bilelim ki kapitalizmdeki her „hata” mutlaka egemen sınıf içindeki fraksiyonlardan birinin devlette daha etkin olmasının sonucudur. İnşaatçılara bakınız. „Anadolu kaplanlarını” hatırlayınız. Banka sermayesine mim koyunuz. Hele Güler Sabancı… Bir de zavallı Doğan Holding.

Bugünkü krizi „ekonomi politikasındaki hatayla” açıklamak, bu sistemde „hatasız ekonomik politikanın mümkün olduğunu” söyleyen sermaye idealizasyonuna doğru atılmış en büyük adımdır.

Bizimkiler de içinde, tüm muhalefetin vurguladığı „hata”ların hata olmadığını, bilerek atılmış adımlar olduğunu söylemeliyiz.

Şundan da emin olmalıyız: Bu adımlar atılırken, günün birinde bu adımların, eğer bu adımları tamamlayacak olan „ekonomi dışı” adımlar atılmazsa, şimdiki krize yol açacağını Babacan da, Şimşek de biliyordu. Jöleli de dahil. Düşmanı aptal sanmak büyük bir zaaftır.

Neydi bu „hatalı” adımları „tamamlayacak” olan „ekonomi dışı” adım?

Savaş.

Savaş yoluyla Ortadoğu pazarına egemen olma politikası. Bu yolla ekonomideki bütün „çarpıklıklar” ya da „hatalar” misliyle tolere edilecek, ülke zenginleşecek ve AB’deki yerini alacaktı.

Bu bir devlet politikasıdır. Soli Özel „bölgeye hakim olma” düşüncesinin CHP’li Dışişleri Bakanı İsmail Cem’den başlayarak, Özal’a, oradan Davutoğlu’na ve Erdoğan’a intikal ettiğini yazdı.

„Hatalı” ekonomi „hata” yüzünden krize girmedi. Savaşta „zafer” kazanılamadığı „mağlup” olunduğu için girdi.

„Silahlanma harcamaları” yüzünden de girmedi. Eğer o silahlanma „zafere” yol açsaydı, şimdi Türkiye zirvedeydi. Hatta şimdi Erdoğan Ortadoğu’da en büyük silah tüccarı olacaktı.

Teşviklerin „inşaat sektörüne” yatırılması da „hata” değildi. Eğer „zafer” kazanılsaydı, şimdi yanmış yıkılmış Ortadoğu’da Türk inşaat tekelleri, küçük Güney Kürdistan’dan elde ettikleri milyarları yüz rakamıyla çarpacaktı.

Erdoğan „domates suyunu”, kazandığı zaferle „petrol” olarak Türkiye’ye ve dünyaya akıtacaktı.

„İsraf”, „ahbap-çavuş ilişkileri” o yüz milyonların, katrilyonların yanında hiç derecesinde kalacaktı.

Olmadı. Türkiye bir taşla iki kuş vurayım derken vuruldu. Hem pazarları ele geçirecekti, hem de Kürtlerin statü elde etmesini önleyecekti. Libya, Tunus, Mısır, Suriye v.s. pazarlarını kaybetti.

Erdoğan’ı şöyle gözünüzün önüne getirin: Kerkük’te, Ortadoğu’nun petrol vanasını çeviriyor. Yanında Mursi, Hamas, Katar şeyhi, Barzani diğerleri ve Trump ve Merkel… Gülerek poz veriyorlar.

Ne olurdu? Türkiye dünya devlerinin arasına girerdi.

Kumar büyük kumardı. Erdoğan bizim Marksistlerden sanırım daha iyi biliyordu: Ya herro, ya merro. Özellikle gecikmiş „bölgesel emperyalist” bir ülke ya büyüyecek, ya da ölecek. O halde tek çare savaş.

Uygulanan „hatasız” politika buydu. Savaş, Türk kapitalizmi için biricik çareydi. „Karar hatasızdı”. Kürdistan’ın dört parçasına hakim olmayanın Ortadoğu’ya hakim olamayacağı stratejik bir gerçekti. Erdoğan biliyordu.

„Hatasız” politika, elbette „zaferi” garanti etmiyor. Onun karşısında dünya dengeleri, Ortadoğu’nun „radikalizm doğuran” doğası, ve elbette hiç hesapta olmayan Kürdistan halkının ve Kürt kadınının akıl almaz iradesi, Kürdistan diplomasisinin zekası, kıvraklığı. Ve halk önderi Apo’nun bütün bu gelişmeleri öngören dehası. Bölgesel emperyalizm için tamamen „zorunlu“ olan savaş politikası işte bu etkenler altında yenilgiye uğradı.

Şimdi krizi „hatayla” açıklamak, İkinci Dünya Savaşı’nda Alman ordusunun „Rus kışını” hesap edemediği için yenildiği safsatasıyla çok benzeşiyor.

Bu analiz, mevcut Türk sistemine neden karşı olduğumuzu anlatır; onun „hata” yapmasından dolayı değil, „fıtratından” dolayı başımız beladadır.

Şunu da ekleyeyim: Parlamenter demokrasili bir rejimde kapitalist hükümetin „ekonomik politikadaki hatalarından” söz etmenin bir mantığı vardır: Tekelleri kuşatmak için onu „hatadan dönmeye ve reformlara” zorlamak bir taktiktir. Çünkü demokrasi şartlarında örgütlü işçi sınıfı ve çalışanlar kapitalist hükümeti böyle reformlara zorlayabilirler.

Faşist rejimde böyle reformların sözü bile edilemez.

Şimdi krizin gerçek nedenini söylemek, Erdoğan’ın bölgesel emperyalist amaçlarını teşhir etmek, Ortadoğu pazarlarını ele geçirmek için Kürdistan’ın bütün parçalarına karşı düşmanlık yaptığını anlatmak ve işte bu politikanın mağlubiyetle sonuçlanmasının sonucu olarak da halkın böyle bir krizin yükü altında ezildiğini ilan etmek, anti-faşist savaşta biricik doğru olandır.

Erdoğan „ekonomik politikada hata” yaptığı için değil, ülkeyi savaşa sürüklediği için suçludur.

 İki Trakyalı sırtlarını duvara yaslamış yarenlik ediyorlarmış. Bir de ne görsünler? Önlerinden bir deve kervanı geçmekte. Ömürlerinde rastlamadıkları develere şaşkınlıkla bakmışlar.

Rüstem Hamdi’ye, „a be Amdi kardeş, bunlar nedir büle?” diye sormuş. Hamdi düşünmüş taşınmış, sonunda şöyle demiş: „Bunlar epten büledir be kızan”.

Hataydı, şuydu buyduyu boş verin: Bunlar „epten büledir.”

Yazarın diğer yazıları