Erdoğan BM’de ‘dünyaya nizam’ veriyordu

Gelenektir. Birleşmiş Milletler (BM), her sene, Eylül son haftasında, “dünya liderleri geçişini” andıran bir törensellikle, yeni çalışma dönemine giriyor. O gün, önceden baş vurup sıraya girmiş dünya liderleri, tek tek kürsüde hayallerindeki dünyanın portresini çiziyorlar.

O nedenle, BM açılışları diktatörleri, ılımlıları, demokratlarıyla dünya liderlerinin gösteri arenasıdır. Magazinel yanlarıyla renkli ve yüksek tansiyonlu tartışmalarıyla heyecanlı bir dünya sahnesi…

Aralık bulduğu her kapıdan içeriye dalıp “ben de varım” demeye meraklı, kutuplarda bir mikrofon olduğunu duysa, oraya da koşmaya hazır Recep Erdoğan için, BM açılışları bulunmaz bir gösteri fırsatıdır. Bu yıl da oradaydı.

Bu vesileyle New York’da bulunmak, dünya liderleri için, bir dizi görüşme olanağı yaratma imkanıdır. Erdoğan biraz da, kendi kamuoyunda o lider, bu liderle görüştü diye kendini önemsetmek için oradaydı. Ama bir şey başaramadı. Batılı liderlerden randevu alamadı. Amerikalılardan yüz bulamadı. Onca taklaya karşın, ABD Başkanı ile buluşamadı. Ama buluşmuş gibi yapmak için yolunu bekledi. BM bekleme odasına sızıp yolunu bekledi. Aniden karşılaşmış gibi yaptı. Başkan mecburi olarak elini uzattı. Erdoğan, yüzünde “amacına ulaşıp malı almış, götürmüş, köşeyi de dönmüş”lerin, o bilinen sırıtışıyla eli tuttu.

Türk medyası da, propaganda servisi yaptı: Erdoğan, ABD başkanı ile görüştü…

Sözsüz, diyalogsuz bir görüşmenin propagandası sürerken, daha düne kadar, takas oyunu ile “ver papazı (Fethullah Gülen) al (rehine alınmış rahip Brunson) papazı” diyen Erdoğan, şantajın tutmaması üzerine New York’ta verdiği demeçte, Amerikalı rahibin 12 Ekim’de salıverileceğini ima yoluyla açıklıyordu. Bu diktatörün tornistan vaziyeti, diz çöküşüydü…

Bunları geçip asıl konumuza dönersek: Erdoğan’ın BM kürsüsünde okuduğu ve kim tarafından yazıldığı bizce bilinmeyen nutkunda, hukuka, adalete dair rengarenk kelebekler uçuruyor, Mevlana’dan yapılan alıntıyla da “dünyanın kurtuluşu adalettir” diyordu.

Gösteri sirkinde, nutuksal taklaydı, bu. Ama cambazlıktı. Hakikatle ilgisi yoktu.

Çünkü dünya için hukuka dayalı bir düzen ve adaletli bir ortak hayat isteyen kişi, ülkesini esir almış bir diktatördü. Orada adalet duygusu ölü, hukuk kavramı nefessizdi. Öldürülen çocukların yas tutan anneleri, kışkırtma üzerine yandaşlarda meydanlarda yuhalanıyordu. Diktatörlüğün sefilliğini görün ki, aykırı fikri olan herkes suskun, yalnızca Reis ve yandaşları konuşuyordu. Karşı ses ve görüntüler, polis copu, halka işkence işkence sahneleri ve zehirli gazlarla dağıtılıyor, insanlar telefondaki bir söz ya da internette kullandıkları bir kelime yüzünden cezaevini boyluyorlardı.

Siyasi nedenlerle, 102 bin kişi tutukluydu. Bunların işleri, meslekleri, mal ile mülkleri de gasp edilmişti. Medya yasak çemberinde esirdi. Aykırı ses ve görüntüler el koyma ile boğulmuş, yasaklanmıştı. Çoğu Kürt 175 tane gazeteci ve yazar tutukluydu. Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak gibi Türk yazarlar, iktidarı devirme teşebbüs etmek veya bunu istemekten değil, hayal etme suçundan öbür boyu hapis cezasına mahkumdu.

Kürtler ise ırk olarak, yer yüzü boyunca düşmandı. İçeride hükmü altında olanaların önde gelenleri, ya rehine olarak toplama kamplarındaydı (hapishane), ya da diasporada sürgün…

Hapishaneler, düşmanla öylesine doluydu ki, iki, hatta üç kişi bir şilteyi paylaşıyordu. Sayısız insan, sebebini bilmeden senelerdir esir tutuluyordu. Yargıçlar kanıtlara bakarak, tanıkları dinleyerek değil, polis ve askerlerin uyduruk raporlarına dayanarak mahkumiyet üretiyorlardı.

Yer yüzündeki herhangi bir noktasını Kürtlerden arındırmak, Erdoğan’a göre o bölgeyi güveni hale getirmekti. Onun için, BM kürsüsünde, ırkçı arındırma hamleleriyle övünüyor ve “Afrin’i temizleyerek, güvenli yer haline getirdik” diyordu.

Oysa, bir kaç ay öncesine kadar sulh ve sükun içinde olan Efrîn, şimdi işgal cehennemiydi. Halk işgalcilerin elinde rehine…

Türk ordusu ile ÖSO çatısı altında birleştirilmiş İslamcı haydut çeteleri ortaklaşa talana, gasba, öte yandan insan avına çıkıyordu. Tutuklayıp işkenceden geçirdiklerinden bazılarını Türk tarafına geçirip teşhir ediyorlardı. Beri yanda, Kürtlerin mal ile mülkleri gasp, zeytinlikler yok ediliyor, el konulan ürünler Türk tarafına naklediliyordu.

Öte yandan Recep Erdoğan, okuduğu aynı metinle, Suriye’yi istila eden haydut ailelerini Suriyeli mülteci olarak ifade ediyor ve insaniyet adına onlara her türlü insani yardımı yaptıklarını söylüyordu.

O, nutukla insaniyet gösterisi yaparken, insanın zihni, belleği geriye gidiyor, Cizre’de, Şırnak’ta, Nusaybin, İdil, Sur ve Silvan ile öteki Kürt şehirlerine yağdırdığı zulmü hatırlıyordu. Şehirler yerden ve havadan füzeleniyor, binalar insan başına çöküyordu.

Erdoğan’ın rejimi, can derdiyle yalın ayak, yarı çıplak evlerinden fırlayıp kaçanlara bir terlik, hırka, bebeği saracak bataniye, açlıktan ağlayan çocuklara ekmek ulaştırmayı da yasaklıyordu.

Ne diyeyim ben, rejimini Cizre’de 144 kişiyi, diri diri yaktığını asla hatırlamayan Recep Erdoğan, BM kürsüsünde dünyayı da hafızası silik, hiç yok balık yerine koyuyordu.

BM açılışları ta başından beri diktatörlerin de gösteri alanıydı. Ama bir farkla, her daim evrenin vicdanı adına birileri çıkıp yalancı, talancı ve insan kanı ile eğlenen diktatöre cevap veriyordu.

Çağımızda ise vicdanlar cüzdana sıkışmış, boğulmuştu. O nedenle kaymaca, kadırmaca dil ile kandırmaca taklalarıyla “dünyaya adalet ve hukuka dayalı bir nizam veren” diktatör cevapsız kalıyordu.

Bu da yeni zamanda, sahipsiz insanlığını ağlanası haliydi.

Yazarın diğer yazıları