Erdoğan’ın İdlib bataklığı

İdlib, faşist şeflik rejiminin çıkmakta hayli zorlanacağı bir bataklık. İki emperyalist güç olan Rusya ile ABD arasındaki rekabetten faydalanma stratejisinin de bir sınırı vardı. Şimdi o sınıra gelindi. Artık hareket alanı kalmadı. Erdoğan’ın Putin ile kolkola verdiği pozlar çöp oldu, tüm ipler Rusya’nın elinde.

Erdoğan’ın önünde iki seçenek var; ya Suriye ve Rojava politikasını kökten değiştirerek İdlib ve Rojava’dan çekilmek ya da savaşa devam etmek. Açıklamalarına ve bölgeye yığdıkları askeri güce bakılırsa, ikincisinde, yani savaşta karar kıldılar.

İktidarın, Suriye’de politik İslamcı çeteler ile işbirliği yaparak Esad rejimini devirme planı çöktü. Erdoğan, Suriye iç savaşının birinci yılında, 2012 yılının 5 Eylül günü yaptığı konuşmasında Emevi Camii’nde cuma namazı kılmaktan, Selahattin Eyyubi’nin mezarının başında dua etmekten bahsediyordu. Olmadı. Rojava’da Kürt halkının statüsünü tamamen yok etmek, devrimi tarihten silmek istiyordu. İşgal, ilhak, kuşatma ve saldırılarına rağmen -devrimin etki alanını zayıflatmış olsa da- nihai amacına da ulaşamadı. Geldiği nokta şu: tüm dünyanın gözünde halkların başbelası çetelerin hamisi durumunda. Halep, Hama, Guta ve Daraa’daki çeteler, silahlarıyla birlikte Türk devletinin himayesi altında İdlib’e gönderilmişti. Türk devleti bu çetelerin hamisi, Erdoğan da lideri oldu. DAİŞ ile birlikte halklara karşı işledikleri suçlar zaten ortada.

Diktatör, İdlib’den vazgeçmek istemiyor. Kendileri ile birlikte halkları da bataklığa sürüklemeye kararlılar. Resmi açıklamalara göre iki hafta içinde 13 asker öldü, onlarcası da yaralandı. Ancak hala askeri sevkiyatını sürdürüyor. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin 10 Şubat tarihli raporuna göre, 2 Şubat’tan itibaren Türkiye’den İdlib’e giriş yapan TIR ve askeri araç toplamı bin 300. Türk askeri sayısı da yaklaşık 5 bin.

İdlib, AKP için neden bu kadar önemli?

2015 yılından bu yana cihatçı çete gruplarının elinde olan İdlib, Türkiye’nin hamiliğini yaptığı politik İslamcı çetelerin Suriye’deki tek kalesi. Rusya ve Şam Yönetimi, İdlib’de çatışmaları bitirip, kontrolü sağladığında nihai zaferi kazanmış olacak. Bu zaferin Erdoğan’ın sonunun hazırlayacağı ise aşikar. Çünkü, İdlib’de denetim rejimin eline geçerse, sıra Türkiye’nin işgali altında tuttuğu diğer bölgelere de gelecek.

İktidar, kendini bu çeteler ile işbirliğini devam ettirmek zorunda görüyor. Birincisi; Suriye ve Rojava politikasını değiştirmediği için bu çetelere ihtiyaç duyuyor. İkincisi, çeteleri himaye etmekten vazgeçerse, binlerce silahlı çete üyesi ile ne yapacak? İktidar, İdlib’i Rojava’ya yönelik işgal saldırısında kullandığı çetelerin üstlenme bölgesi olarak bırakmak istiyordu.

Erdoğan, Rusya ve Suriye rejiminin, İdlib’e yönelik askeri operasyonunu Astana ve Soçi mutabakatları ile bugüne kadar ertelemeyi başarmıştı. 12 Ekim 2017 tarihinde Türkiye, Rusya ve İran arasında imzalanan Astana anlaşması ile “İdlib’de çatışmasızlık bölgesi” ilan edilmişti. Çatışmasızlık sürecinin takip edilmesi amacıyla da ortak bir koordinasyon merkezi kurulması kararlaştırılmıştı. Ayrıcı mutabakatta “El Kaide, IŞİD ve bağlantılı gruplar ile mücadele edileceği” ifadesi yer alıyordu. Türk devleti, anlaşmanın ardından bu bölgede 12 adet “gözlem noktası” kurdu. Şimdi bu gözlem noktalarının 7’si Suriye Rejiminin kuşatması altında.

Astana’dan bir yıl kadar sonra, 17 Eylül 2018’de bu kez Soçi mutabakatı imzalandı. Anlaşmaya göre, politik İslamcı çeteler ile rejim güçleri arasında 15-20 km genişliğinde “silahtan arındırılmış bir bölge” kurulacaktı. Türk devleti, çetelerin ağır silahlarıyla birlikte bu bölgeden çıkarılmasını ve  M4 ve M5 uluslararası yollarının rejime devredilmesini garanti etmişti.

18 Eylül günü Saray medyasının manşetlerinde zafer havası esiyordu. “Erdoğan, Soçi’de Türkiye’nin taleplerini kabul ettirdi”, “Ve anlaştılar”, “İdlib krizi çözüldü” manşetleri ile Erdoğan’ın “zaferi” selamlanıyordu. Evet, İdlib’e askeri operasyon durdurulmuştu. Ancak son bulmamıştı, sadece durdurulmuştu. Gerek Astana, gerek Soçi, başından beri çok kırılgan bir zemin üzerinde inşa edilmişti. Adeta pamuk ipliğine bağlıydılar. Sonuçta Türk devleti, tüm sorumluluklarını yerine getirmedi. Ve böylece askeri operasyon sürecine gelindi.

Aslında, Esad rejimi bakımından bu operasyon gerekli ve zorunluydu. Esad, 7 Ekim’deki Baas Partisi’nin merkez komite toplantısında Soçi için “İdlib ile ilgili varılan anlaşma geçici bir eylemdir. İdlib de diğer bölgeler gibi Suriye devletinin parçası olacak. Anlaşma çerçevesinde sahada çeşitli kazançlar elde ettik” demişti.*

Hama, Daraa, Doğu Guta’nın politik İslamcı çetelerden temizlenmesinden sonra sıra İdlib’e gelmiş oldu.

Erdoğan dünkü grup toplantısında da İdlib savaşına devam edeceğini, “Rejimi her yerden vuracağız” sözleriyle duyurdu. Erdoğan’ın bu açıklamasının hemen ardından ABD’nin Qamişlo’daki rejime ait noktalara saldırı düzenlediği haberi geldi, tam da ABD Suriye özel temsilcisi James Jeffrey, Ankara’dayken.

İşler iyice sarpa sarıyor. İktidarını korumak için bugüne kadar yapmadığını bırakmayan faşist şefin yeni felaketlere kapı aralayabileceğini unutmamak gerek.

* Aktaran; Fehim Taştekin, İdlip’te silahsız bölge: Soçi mutabakatı işliyor mu?, 11 Ekim 2018, BBC Türkçe.

Yazarın diğer yazıları