Erdoğan’ın sınırdaki cehennem planı

Erdoğan eline her mikrofon aldığında (ki elinden hiç bırakmıyor) Kürtleri katliamla tehdit etmekten geri durmuyor. Mevzu Kürtler olunca öyle pervasızlaşıyor ki, hiçbir ahlak, değer tanımıyor. Bu pervasızlığı dinleyince mide bulantısına tutulmamak mümkün değil. Fakat sorun sadece midenizin bulanması değil, daha ötesinde ortada ciddi bir sorun var ve mutlaka çözülmesi gerekir. Pervasızca dillendirdiği hakaretlere bakılarak, ‘eh Erdoğan’dır’ deyip geçilemez. Sorun oldukça ciddidir ve bu ciddi sorun da Türk devletinin Kürt düşmanlığıdır.

Kuzey ve Doğu Suriye özerk bölgesi sınır hattında birçok yere binlerce asker ve çete yerleştirilmiş durumda. Aralıksız bir şekilde askeri yığınak yapılıyor. Neredeyse her gün taciz atışları yapılıyor. Savunma bakanı, istihbarat durmadan sınıra gelerek kontroller gerçekleştiriyor. Tabiri caizse Türkiye-Kuzey ve Doğu Suriye sınırı patlamaya hazır bomba niteliğinde. Hal böyleyken, sanki hiçbir tehlike yokmuş gibi yapılamaz, davranılamaz.

Türk devleti ve Erdoğan-Bahçeli faşist diktatörlüğünün katliam senaryoları ciddi olarak masaya yatırılmalı ve bu kanlı faşist senaryoya karşı herkes bulunduğu yerden “dur” diyebilmelidir, demelidir.

DAİŞ yenilgisi Erdoğan’ı psikolojik açıdan olduğu kadar bölgeye dönük işgal ve katliam stratejisi açısından da darmadağın etti.

Erdoğan yaşadığı bu dağılma ve çöküntüden Kürtleri sorumlu görüyor. İşin doğrusu da, Erdoğan’ın bu kanlı senaryosunu çökerten Kürtler öncülüğünde gelişen halkların ortak yaşam ve özgürlük mücadelesidir. Türk devleti 2011 yılında Suriye stratejisini kurduğunda, içinde Kürtlerin bölge halklarıyla birlikte ortak direniş mevzilerini kurarak, bu mevzilerde DAİŞ’i yenilgiye uğratıp Özerk Bölge oluşturması yoktu. Yani evdeki hesap çarşıya uymadı. Ancak somut koşullar kendisiyle birlikte böyle bir sonuç yaratınca Cerablus’tan başlayarak Efrîn’le devam ettirdiği işgal planını bugün tüm bölgeye yaymaya çalışıyor. İşte sözünü ettiğimiz ciddi tehlike de budur.

TEVDEM diplomasi komitesi Aldar Xelîl 28 Temmuz’da ANHA’ya verdiği demecinde çok haklı olarak Erdoğan’ın bu tehditlerinin şantaj olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çekti. Xelîl aynı demecinde, “güvenli bölgenin” Özerk Bölge’den Türkiye’ye dönük tehdit olmasından kaynaklı değil, Türk devletinin Özerk Bölge açısından tehlike teşkil etmesinden kaynaklı olarak zorunlu olduğunun altını çizdi.

Türk devleti, olası işgal ve katliamına meşru bir zemin oluşturmak için yaptığı, “Kuzey Suriye’den bize saldırı var” kara propagandası Xelîl’in yorumunu açık olarak kanıtlar niteliktedir. Zira 22 Temmuz’daki Serêkaniyê’den Ceylanpınar’a tamamen provokasyon amaçlı olduğu, failinin bölge güvenlik güçleri tarafından hemen yakalandığı saldırı dışında bölgeden Türkiye tarafına yapılmış hiçbir saldırı yaşanmadı şimdiye dek.

Evet Türkiye-Kuzey Suriye sınır hattında gerçekten de bir güvenli bölgeye ihtiyaç vardır. Aksi taktirde Türk devleti “şanlı” tarihinde bolca örneklerini bildiğimiz katliamlarına bir yenisini eklemekte hiçbir beis görmeyecektir.

Peki sözü edilen “güvenli bölge” nasıl olmalı? Asıl cevabı verilmesi gereken soru budur. Kuzey Suriye ile Türk devletinin sıfır sınıra sahip oldukları düşünüldüğünde 32 km’de yapılan ısrar, Xelîl’in de demecinde belirttiği gibi, “tüm Kuzey Suriye’nin “güvenli bölge” adı altında işgal edilmesi ve Özerk Yönetimin dağıtılmasını” hedeflediği gerçeğini açık şekilde ortaya koymakta.

Dikkat edin, Erdoğan’ın asıl amacının Özerk Bölge’ye tahammülsüzlük olduğu ve bu bölgeyi ne pahasına olursa olsun dağıtmak istediği, işgal etmek istediği yerlere Türkiye’de bulunan Suriyeli göçmenleri yerleştirmek istemesinden de açık şekilde görülmektedir. Peki Suriye’nin farklı yerlerinden göç etmiş bu insanların nereye yerleşeceğine nasıl oluyor da Erdoğan karar veriyor?

Türk devleti bu şekilde kendisine tam bağımlı ve Kürtlerin kendi topraklarından sürülmesiyle oluşturulacak bir yapının inşasını hedefliyor. Dün Baas rejiminin oluşturduğu Arap kemerini Erdoğan bugün güncellemek istiyor.

Daha ilginç açıklama ise eski genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’dan geliyor. Başbuğ, tüm Rojava’yı içine alacak 32 km’lik “güvenli bölge”yi 91’de Başur Kürdistan’da konuşlandırılan Çekiç Güç’e benzeterek, Güneydeki Federal yapının bu şekilde ortaya çıktığını, “güvenli bölge” oluşturulması durumunda Rojava’da da aynı şeyin ortaya çıkacağını ve bunun ciddi bir “hata” olacağını söylüyor.

Tüm bu gerçekler Rojava-Kuzey Suriye’nin Türk devleti açısından tehlike oluşturmadığını, aksine Türk devletinin bölge açısından nasıl bir tehlike oluşturduğunu ve gerçek emellerinin ne olduğunu açık şekilde ortaya koyuyor. Aslında Türk devleti sınırı cehenneme çevirme peşinde.

O halde yapılması gereken, durumunun vahametine varmak, sınırlarımız cehenneme çevirilmeden ve Kuzey, Güney, Rojava demeden her yerde bu kanlı senaryoya karşı tüm halkların ortak özgürlük mücadelesini yükseltmesidir.

Bugün Başur Kürdistan’da yaşanan işgal saldırılarının da bu kanlı senaryonun bir parçası olduğunu Başur halkına, ama en önemlisi de siyasi güçlere anlatabilmek gerekir. İlker Başbuğ’un açıklamaları dahi tek başına asıl amacın sadece Rojava değil, tüm Kürdistan olduğunu bir kez daha gösterir niteliktedir.

Dolayısıyla tehlike büyüktür, direnişte buna karşı büyük olmak zorundadır.

Kimsenin gelişmeleri izleme, seyirci kalma lüksü yoktur.

Çünkü bu, Türkiye’nin geleceği açısından da bir tehlike unsurudur. Bölge kör bir kaosa sürüklenir. Böyle bir durum oluşunca, Türkiye’de de her şeyin sütliman olacağını sanmak büyük bir gaflet olur. Dolayısıyla sadece Kürdistan veya Türkiye’de harekete geçmek de yetmez, tüm dünya halklarını bu kirli ve insanlık düşmanı plana karşı ayağa kaldırmak, küresel güçleri de net tutum almaya zorlamak zorunlu görev olarak hepimizin önünde durmaktadır. Bu kanlı senaryoları boşa düşürmek kesinlikle mümkündür. Yeter ki bunun için herkes üzerine düşen sorumluluğu göstersin. Aksi durumda yarın çok geç olabilir…

Yazarın diğer yazıları