Eriyen sol, üçe katlayan ırkçılık

Peki AfD’ye oy veren Saksonya’nın yüzde 28’ini, Brandenburg’un yüzde 23’ünü bu ırkçılık ile suçlayabilir miyiz? Partinin Neonaziler ve yeni sağ ile bağları da, ırkçı seçim sloganları da gayet kamusal. Seçim programlarında “geride kalan yalnızca 4 milyon Alman erkek” gibi vurgular yapılıyor. AfD seçmeni, kime ve neye oy verdiğini gayet iyi biliyor.

OSMAN OĞUZ

[email protected]

Dresden’in işlek caddelerinden birinde, kocaman bir binanın dış cephesini kaplayan çarpıcı bir resim, günlerdir yoldan geçenleri selamlıyor: Bir genç, elindeki gülü sandığa atıyor; sandığın üzerinde “Öfke hâlinde insan, zekasını kaybeder” yazıyor. En tepede yurttaşlar, 1 Eylül seçimlerinde oy kullanmaya çağrılıyor.

Mesajın adresinin ırkçı Almanya İçin Alternatif (AfD) seçmenleri olduğu açık. Keza onların seçim davranışı anaakımda halen sıklıkla “öfke” ile açıklanıyor. Seçmenlerin esasen AfD’yi seçmek gibi bir niyetlerinin olmadığını, yaptıklarının “diğer partileri seçmemek” ile açıklanabileceğini, yani bir protesto biçimi olduğunu söyleyenler, çoğunluğu oluşturuyor. Eh, böyle olunca da “Öfkeyle kalkan zararla oturur” basitliğinde bir slogan, oldukça etkili görülebiliyor.

Bu sayfada 3 ilâ 6 Haziran arasında yayımlanan, “Doğu Almanya ve radikal sağ” başlığını taşıyan dosya (1) ve 5 Nisan’da yayımlanan “Jorge Gomondai cinayeti ve patetik sömürge(ci)lik” (2) başlıklı yazıda Doğu Almanya’daki seçmen davranışının öfkeye indirgenemeyeceğini farklı argümanlarla anlatmaya uğraşmıştım. Şimdi, AfD Saksonya’da yüzde 28, Brandenburg’da yüzde 23 oy almışken bu argümanları kısmen tekrar etmenin tam zamanı! Zira AfD ve onun toplumsal meşruiyet kazandırdığı ırkçılığı güçlendiren faktörlerden biri de, adlarıyla çağrılmıyor oluşları. Biz ise daha en baştan bu yazının temel iddiasını ortaya koyalım: Mesele, bir grup seçmenin “büyük partilere” hıncını dile getirmek isteği, protesto biçimi değildir; mesele, bir öfkenin “aşırı” bir uçta dışavurumu da değildir. Mesele, adlı adınca ırkçılıktır ve konuşmaya meselenin adını koyarak başlamak, karşı koyma biçimini tarif etmek için de önşarttır.

Irkçılığın kaynağında ne var?

Doğu Almanya’daki ırkçılık görünürlük kazandığında kullanılan ilk tamlamalardan biri, “endişeli” ya da “öfkeli yurttaşlar” oldu. İşte, seçim vesilesiyle çizilen devasa duvar resmine kadar uzanan bu söylem, medyada da sıklıkla yeniden üretildi, argümanlarla desteklenmeye çalışıldı.

Doğu Almanya’nın Batı Almanya’ya iltihakı sırasında yaşananların sosyopolitik sonuçları olduğu elbette açık. “Doğu’nun iltihakı ardından özellikle eğitim alanında çalışan birçok kişinin diplomaları geçersiz sayıldı ve yeniden eğitim almaları şartı koyuldu. İçine doğdukları normlar, bir anda ‘geçersiz’ veya ‘yetersiz’ olarak açıklanmaya başlanmış, hatta bu normlara bağlılık bir suça dönüşmüştü. Bu, neoliberal dönüşümün sarsıcı etkileriyle de birleşince, bir kimlik krizini doğuracaktı. Onlar, ‘Doğu Alman’dı ve kendilerini ‘Batı’ya kanıtlamak zorundaydılar. Öte yandan Batı Almanlar, Doğu’nun restorasyonu için vergi ödemeye başlamışlardı ve bu, iki tarafta da ‘bağımlı/asalak Doğu’ imajını pekiştiriyordu. Buna ciddi toplumsal kabul gören esprileri, Doğuluların zekasının yaygın bir biçimde küçümsenmesini, Almancanın doğulu ağızlarının alay konusu edilmesini de eklemek mümkün. Bunlar, öfke ve şiddetli tanınma arzusu çağıran bir aşağılık kompleksinin zeminini ortaya çıkarıyor.”

Burada ama, bir şeyi eklemek gerekiyor: Bu insanlar hiçbir zaman, hem de on yıllar süren sosyalist hegemonyaya rağmen, ırkçılıktan arınmamıştı. Nazi döneminin suçlarıyla ilgili hakiki bir yüzleşme gerçekleşmemiş; üstüne reel sosyalist diskurun “halk” ve “antiemperyalizm” soyutlamalarının belirlediği ulusalcı bir “biz” kimliği eklenmişti. Doğu Almanya’ya dünyanın diğer sosyalist ülkelerinden gelen işçilerin yaşadıkları, buna iyi bir örnektir. Keza “sömürgecilik, bütün hukukların üzerinde, doğa kanunlarının belki bir tık gerisinde, işini görmeyi sürdürüyordu. Mozambikli işçiler, göçmen işçilerin ‘fıtratına’ uygun biçimde, beyaz Almanların yapmak istemediği ağır işlerde düşük ücretlerle çalıştırıldı fakat yalnız bu da değil: 1987 yılından itibaren kazandıkları paranın yüzde 60’ına sosyal güvence ve ülkeleri Mozambik’in borçları karşılığında el konuldu.”

Aynı dönemde bu işçilere karşı güçlü bir ırkçılık da gelişti. Bugün mülteciler için söylenenlerin aynısı, o gün de onlar için dolaşımdaydı: Alman kadınlarını ayartmak için fırsat kolluyor, maaşlarını da döviz üzerinden alıyorlardı! Alman ülkesinde Almanlar ikinci sınıf, “bimbo”lar birinci sınıf olmuştu! “Bimbo”, siyahlar için Doğu Almanya’da en yaygın kullanımına ulaşmış, “nigger” muadili bir sözcüktü; ötekini insanlık evreninin dışına sürüklemeyi, yaralamayı, öldürülebilir kılmayı hedefliyordu.

Irkçılığın meşruiyeti: Komşu dayanışması

Bu eğilim, duvarın yıkılması ardından da yaşamayı sürdürdü. Doğu Almanya her dönemde yabancı düşmanlığının en güçlü olduğu bölgeydi. Siyah göçmen Emiliano Chaimiti, Dresden’de 90’lı yılların başında yaşadıklarını Süddeutsche Zeitung’a şu sözlerle anlatacaktı: “Tramvayda her zaman en öndeki vagona, makinistin yakınına oturuyordum. Karanlık olduktan sonra sokağa çıkmıyordum. Hele Gorbitz veya Prohlis gibi belirli semtler, tamamen tabuydu.”

Özellikle Dresden’de siyah işçi Jorge Gomondai’nin ve başörtülü kadın Marwa Al-Sharbini’nin ırkçı saldırılarla öldürülmesi ve sonrasındaki toplumsal/kurumsal ırkçılık pratikleri, meselenin boyutlarını anlamak için yeter de artar. Daha güncel bir örnek için taz gazetesinin 25 Haziran 2019’da Dresden’den geçtiği habere bakılabilir: Vücudunda SS dövmeleri olan Thomas isimli bir Neonazi, alt katta oturan Libyalılara, evde yaptığı bir patlayıcıyla saldırıyor, kapılarına gamalı haç çiziyor ve olan biten ardından basına konuşan komşuları, “Thomas’ın suçu yok, ‘bunlar’ ne isterlerse onu yapıyorlar!”, “Thomas bize karşı hep iyi davrandı, Libyalılar da burada kurallara uymalı” gibi cümleler kuruyor. Balkondan seslenen bir komşu kadın, “Hemen de ırkçılık diyorsunuz! Herkesin evine dönmesi gerektiğini söyleyebilmemiz gerekiyor!” diyor. (3)

“Bunlar münferit olaylar, ben istatistik severim” diyen de mesela ırkçı müzik gruplarıyla ilgili verilere bakabilir. 2011 yılında, henüz ortada ne AfD ne de Suriyeli mülteciler varken, Saksonya’da Almanya’nın diğer eyaletlerine göre üç kat fazla ırkçı müzik grubu bulunuyordu. (4)

Bizim haylaz, öfkeli çocuklar… 

Peki AfD’ye oy veren Saksonya’nın yüzde 28’ini, Brandenburg’un yüzde 23’ünü bu ırkçılık ile suçlayabilir miyiz? Bana sorarsanız, evet, suçlamalıyız. Partinin Neonaziler ve yeni sağ ile bağları da, ırkçı seçim sloganları da gayet kamusal. Kurulduğu dönemdeki ağırlıklı Avrupa Birliği ve Euro karşıtı söylemi, bugün daha arkaik bir unsur olarak görünür oluyor. Seçim sloganlarının önemli bir bölümünü, yabancı düşmanı sloganlar oluşturuyor. Seçim programlarında “geride kalan yalnızca 4 milyon Alman erkek” gibi vurgular yapılıyor. AfD seçmeni, kime ve neye oy verdiğini gayet iyi biliyor.

Bu vaziyette, soldan da sıkça üretilen “öfke” argümanını ben tek bir biçimde açıklayabiliyorum: “Bizim haylaz, öfkeli çocuklar!” Burada ya saflığın dibine vurmuş bir iyimserlik var ya da sömürgeciliğin yumuşak bir formu: “Kendi insanına”, ortak kimliği paylaştığı insanlara yakıştıramama, onları en fazla “haylaz çocuklar” olarak görme. Öyle ya, medeni bir toplumun gelişmiş insanından bahsediyoruz: Biraz anlatılsa, biraz gidilse yanlarına, biraz düşünmeye sevk edilse onlar, her şey hallolacak! Özünde hepsi iyi insanlar aslında!

Üstelik bu yaklaşım, zaten kimlik krizi içinde yaşayan, tanınma bulabilmek için kendisini/hikayesini nesneleştirmekten başka yol bulamayan mülteciler arasında bile görülebiliyor. Munis bir gülümsemeyi takıp herkese “iyilerden” olduğunu anlatmaya çalışan mülteci, kendisini “buyrun, dokunun, bakın, vallahi ben de insanım” dediği sergilik bir malzemeye dönüştürebiliyor. Dayanışmacı diskurun içinde bile dayanışma gösterilenlerin, mesela mültecilerin, hikayeleri sömürgeci özne tarafından yeniden yazılıyor: AfD’ye oy vermeye sebep olan “öfke”yi yumuşatmak, ırkçıların kalbindeki “iyiliği” gıdıklamak için! Günün sonunda mülteci, nesne olmayı sürdürüyor; günün sonunda beyazın özneliği, bir de başka bir kanaldan, gayet solcu duygularla, tasdik edilmiş oluyor.

Özneleşme mücadelesi

Peki ne yapmak gerekiyor? Özellikle Doğu Almanya’da ama ayrıca bu sömürgeci ırkçılığın bir biçimde güçlü olduğu her yerde.

Bana kalırsa bize lazım olan, ırkçıları iyiliğe davet etmek, “Durun, vurmayın, konuşalım” demek değil, ırkçılığın hedefinde olanlara koruma alanları sağlayan, onları özneleştiren mücadele araçları geliştirmek. Bunun için sömürgecilik/ırkçılık karşıtı öz örgütlenmelere ihtiyacımız var. Hikayemizi kendimiz kuracağımız, onun sömürgeci bilinçle yeniden yazılmasına engel olacağımız, yalnız üzücü bir hikayeye indirgenemeyeceğimiz başka bir varoluş: Bundan başka çıkış yok. Seçim sonuçlarını da ben ancak buradan okuyabilirim. Zira sonuçları AfD seçmenlerinin yaşadığı “üzücü” pratikler, dolayısıyla manipüle edilmiş olmaları gibi argümanlarla okuma “ayrıcalığına” sadece ırkçılar tarafından “insan” olarak tanınanlar sahip olabilir. Irkçılıkla gerçek mücadelenin vaziyetin bahanelerini karşı taraftan güçlendirmek değil, sonuçlarıyla mücadele etmek olduğunu anlamak için ise sanırım kendi kimliğini bahanelerden çok bu sonuçlarla bağdaştırabilmek, kendini bahanelerden çok sonuçlar tarafından tehdit altında hissetmek gerekiyor.

1.http://yeniozgurpolitika.net/dogu-almanya-neden-afdyi-secti/

2.http://yeniozgurpolitika.net/jorge-gomondai-cinayeti-ve-patetik-somurgecilik/

3.https://taz.de/Rassistischer-Angriff-in-Dresden/!5608865/

4.Backes, Uwa/Haase, Anna-Maria/Logvinov, Michail/Mletzko, Matthias/Stoye, Jan (2014): Rechts motivierte Mehrfach- und Intensivtäter in Sachsen. Göttingen: Hannah-Arendt-Institut für Totalitarismusforschung e.V., S.197-204.

Oy kullanma çağrısı da ırkçılara yaradı

AfD, oylarını hem Saksonya’da hem de Brandenburg’da çok güçlü bir biçimde arttırdı. Peki partinin yeni seçmenleri, geçtiğimiz seçimlerde ne yapmıştı? İstatistikler, solun seçim öncesinde sıklıkla yaptığı “sandığa gidin!” çağrısının çözümün anahtarı olamayabileceğini gösteriyor. Keza geçtiğimiz seçimlerde oy kullanmayanlar arasında AfD, oldukça açık bir arayla birinci parti.

Alman devlet televizyonu ARD’nin verilerine göre Saksonya’da AfD, oylarının 246 binini 2014’teki seçimlerde oy kullanmayanlardan aldı. Bu seçmen grubu içinde ikinci parti ise 162 bin oyla CDU. CDU’nun 84 bin seçmeni ise bu seçimde AfD’yi tercih etti. Üçüncü sırada, artık şaşırtıcı olmayan bir sonuç karşımıza çıkıyor: Sol Parti seçmenlerinin 27 bini de bu seçimde oylarını AfD için oy kullandığı görülüyor.

Brandenburg’ta da AfD, geçtiğimiz seçimlerde oy kullanmayanlar arasında açık ara farkla birinci parti. Partinin bu gruptan aldığı oyların toplamı, 115 bin. İkinci sırada 29 bin oyla CDU seçmenleri, üçüncü sırada 14 bin oyla SPD seçmenleri, dördüncü sırada ise 12 bin oyla Sol Parti seçmenleri bulunuyor.

Sandık notları: Sol eriyor

Almanya’nın Saksonya ve Brandenburg eyaletlerinde hafta sonu yapılan seçimlerde ırkçı Almanya İçin Alternatif Partisi (AfD), uzun süredir beklenen sıçramayı gerçekleştirdi. Parti, eyalet parlamentoları için yapılan geçen seçimlere oranla oylarını Saksonya’da yüzde yüzde 18, Brandenburg’da yüzde 11 artırdı. Yeşiller dışındaki büyük partilerin tamamı ise ağır oy kayıpları yaşadı. Seçim sonuçlarından kimi ilgi çekici notlar şöyle:

  • Saksonya’da Hristiyan Demokratlar Birliği (CDU), oyların yüzde 32,3’ünü alarak birinci oldu. Parti, geçen seçimlere göre yüzde 7,1 oy kaybı yaşadı.
  • Sosyal Demokrat Parti (SPD), Brandenburg’da sandıktan yine en güçlü parti olarak çıktı. Partinin geçtiğimiz seçimlere göre yaşadığı oy kaybı, yüzde 5,7 olarak kayda geçti.
  • Sol Parti’nin oyları iki eyalette de neredeyse yarıya düştü. Parti, Saksonya’da yüzde 8,6’lık bir oy kaybıyla oyların yüzde 10,3’ünü; Brandenburg’da yüzde 7,9 oy kaybederek oyların yüzde 10,7’sini alabildi.
  • Sosyal Demokratlar Saksonya’da şimdiye kadarki en kötü seçimini geçirdi. Parti, yüzde 4,7 kayıpla oyların yüzde 7,7’sini alabildi.
  • Yeşiller, oylarını iki eyalette de artırarak koalisyon görüşmelerinin önemli aktörlerinden birine dönüştü. Parti, Saksonya’da 2,7 puanlık artışla oyların 8,4’ünü; Brandenburg’da 4,6 puan artışla oyların 10,8’ini aldı.

Yazarın diğer yazıları

    None Found