Esir Kürtler ve Türk adaleti

Kürtler esir mi, köle veya rehine mi tartışması anlamsız kalıyor. Çünkü onların 1923’den beri, devir ve değişen eyyama uygun muameleye maruz kaldıkları, gerçektir. Yerine göre esirdir, onlar. Koşullara uygun muameleyle esir veya rehine…

Ama herhalukarda yurttaş kabul edilmedikleri ve düşman gözüyle görüldükleri tartışma götürmez gerçektir. Bana ayrılmış sütunun dar çerçevesi gereği, özetin özeti bir söylemle Kürtler hiçbir devirde yurttaş hak ve özgürlüklerine sahip olamadı.

Mal ve mülk edinip sahiplenme özgürlüklerinin kapısı, gün yirmi dört saat, 12 ay, dört mevsim boyunca hep talana çıkmış hırsıza, yangıncı ve yıkımcıya açık tutuldu. Mal, mülk bir yana, Türkler devleti temsilen, Kürtlerin ruh ve bedeninin efendisi olarak gördüler.

Ortalık, madalyalı katillerle doludur. Roboskî örneğinde görüldüğü gibi katiller değil, katliamlardan kutulanlarla yakınları suçlu ilan edilip cezalara çarptırılırlar.

1990’dan 2000 yılına kadar raflarda 17 bin 500 faili meçhul cinayet dosyası sıralıydı. Derik katliamı, Lice olayı, Kerboran, Kasaplar deresi, Yüksekova dosyası şeklinde…

Bunları ayıklamak, katil taburlarını aklayıp paklamak AKP, MHP ve Ergenekon rumuzlu dinci-ırkçı çeteye nasip oldu. Bunlar bütün zamanların “katil yıkayıcısı“ olarak çıktılar, karşımıza. Katilleri beraat hükmüyle ödüllendirip dosyalarını kapattılar. Şimdi sokaklar beraat edilmiş katillerle dolu.

Engizisyon türü işkenceyi de ilk defa bunlar sokaklara taşırıp, Halfetili ve Bozovalıları kelepçeleyip sokağa yatırarak işkence yaralarını sergilediler. Halfetili bir kadının söylemi ile kadınlara “anlatılamaz şeyler“ yaptılar.

Nazi çocukları işte, ne yapsalar yeridir.

Bütün ırkçı rejimlerde olduğu gibi, adım başında durdurulup aranıp sorgulanarak aşağılanmayı göze alan Kürtler seyahat özgürlüğüne sahiptirler. Hatta Siverekli İbrahim Çay gibi Türk kesiminde iş tutma hakları bile vardır. Kürt, adım başında durdurulup aranmak, sorgulanmak şartıyla Kürdistan içinde seyahat özgürlüğüne sahiptir Kürtler. Giriş ve çıkışta didiklenme koşuyla resmen ilan edilmiş yasak mıntıka Kürdistan sınırları dışına çıkma hakkı da vardır.

Herkes gibi ben de, İbrahim’i medyadaki fotoğrafları ile tanıdım. Vahşilerin başına doladığı trajediyi de medyadan okudum herkes gibi.

Köylerin yakılıp yıkılarak insanların yurdundan koparılıp düşman kapılarına savrulduğu dönemin milyonlarca Kürt’ten biriydi, o. Ailesinin ana damarı Tarsus’a, o da kopup 8 sene önce Fethiye’nin Kumluova beldesine yerleşmişti. Evliydi. Üç de çocuğu vardı. Satın aldığı iki dönümlük araziyi seraya dönüştürüp domates yetiştirerek geçiniyorlardı.

Temmuz ayı seracıların tatil mevsimiydi. O da 2015 yılı temmuzunda ailesini ziyaret için Tarsus’a gitti. Orada bir süre kaldı. Ailesi, akraba ve hemşehrileriyle hoşluklarla dolu günler geçirdi.

Sonrasını 11 Eylül 2015 tarihinde yayımlanan anlatımlarından okuyalım:

“Bir gün yöresel (Kürt) kıyafetimi giydim. Çektirdiğim fotoğrafı Facebook’ta yayımladım. Bir süre sonra Kumluova’ya döndüm. Bu arada Dağlıca’daki çatışma çıkmış, Muğlalı bir askerin cenazesi gelmişti. O gün bir arkadaşım beni aradı. ‘Bazı siviller seni soruyor‘ dedi. Ben acaba neden diye düşünürken, jandarma karakol komutanı astsubay, beni telefonla aradı. ‘Evde bekle, seninle görüşmem lazım‘ dedi. Merakla beklerken 15 dakika sonra 2 araba, 4 motosiklet evimin kapısında durdu. Gelenler tandıklarım, komşularımdı. O an olayı anladım. Batı’ya (Türk kesimine) bir asker cenazesi geldiğinde Kürtler hedef alınıyordu. Çocuklarım bana olacakları görmesin diye evden çıkıp seraya doğru koşmaya başladım. Arkamdan, ‘terörist kaçıyor‘ diye bağırıyorlardı. Serada, beni yakaladılar. Kalabalıktılar. Dövmeye başladılar. Üstüm-başımı parçaladılar. Her tarafım kan. Bayılmışım. Arabada uyandım. Ayaklarıyla üstüme basıyor, ‘seni öldüreceğiz, Kumluova’nın ortasında asacağız‘ diyorlardı. Kumlova merkezinde büyük bir kalabalık bekliyordu. Ortalarında kaldım. Yetişen, bildik ne kadar küfür varsa sıralıyor, tekmeliyor, sopayla vuruyordu. Bir kere daha kendimden geçmişim. Ayıldığımda, beni Atatürk büstünün başında ortmuş, “öp lan, öp atamızı“ diye bağırıyorlardı. Dediklerini yaptım. Beni yeniden yerde tekmelemeye başladılar. Yeniden bayılmışım. Hastanede uyandım. Ama sevinemedim. Hastane sarılmıştı. “Teröristi bize verin“ diye bağırıyorlardı. İçerde ise doktorlar ve personel bana sövüyor, “bu ite bakmayız“ diyorlardı. Beni kalabalığın önüne atan çavuş, bu sırada ortaya çıktı ve bana buradan gitmelisin dedi.“

İbrahim Çay’ın başına gelenler, yıllardır körüklenip beslenen Türk ırkçılığının gazabıydı. Bir süre var ki, Kürtler her yerde ırkçı saldırıya uğruyordu. Ahmet Türk Karadeniz’de yumruklanmış, Ankara’da, Kayseri, Kırşehir, Ege’de Kürt işçiler linç edilmeye çalışılmıştı. İbrahim Çay’ın olayından bir sonra da 6-8 Ekim olayları patlatılıp ırkçı militanlar sokağa salınıyor, 43 Kürt katlediliyor, evleri, iş yerleri yağmalanıyordu.

Adana’da, Antep, Maraş, Mersin, Hatay’da da giyilen şalvarı giydiği için linç edilmeye kalkışılan İbrahim Çay olayına dönersek: Cani adayları bırakılıp onun peşine düştüler. Şalvarlı, cepkenli fotoğrafı ile PYD’yi övdüğü gerekçesiyle, 5 yıla hapis cezası istemiyle hakkında ceza davası açıldı. O dava ne oldu, bilmiyorum. Ama canına kıymak isteyenlerden birini tehdit ettiği öne sürülerek üç ay, 22 gün hapis cezasına çarptırıldı.

Irkçılığın genel atmosferine gelince, Roboskî’de kardeşleri ve 20 tane akrabası katledilen Encü kardeşler (Ferhat ve Veli) canilerin peşine düşme suçundan mahpustur. Hapishaneler Kürtlerle dolu. Irkçı iktidar da, Kürtlerin bulunduğu bölgeleri ele geçirmek için, Suriye ve Irak’ta işgal hareketinde. Ve utanıp sıkılmadan, bir de Kürtlerden oy dileniyorlar…

Yazarın diğer yazıları