Eşitlik nerede?

Milli Eğitim Bakanlığının (MEB) internet sitesinde ilan ettiği toplumsal cinsiyet eşitliği projeleri gündeme geldi bu hafta. Çok toz dumanlı bir hafta olduğu için bir grup sağ çevrede infial yaratan, skandal diye gazete sürmanşetlerine konu olan “eşitlik” karşıtı propaganda işe de yaradı üstelik. MEB’nın internet sitesinde ilan edilen projeleri yalnızca rafa kalkmakla kalmadı, Resmi Gazete’de yayınlanan bir ifade ile 12 Eylül darbesinin sürekliliğini ilan eder şekilde toplumsal cinsiyet eşitliği ifadesini kaldırdı.

Eşitlik kimi ve neden rahatsız eder?

Bu soru, felsefi bir eşitlik sorusu değil aslen, zira sınıfsal, ırksal ve cinsiyet kaynaklı eşitsizliklerin olduğu bir dünyada yaşadığımız için eşitlik hep bir talep olmuş. Bu eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasının imkanı, ezene karşı ezilenlerin mücadelesinin somut karşılığı olarak, kağıt üzerinde yani yasalar ile tanımlanmış bir eşitlik tanımı ile mümkün olabilmiş kimi zaman. Ancak yasalar üzerinde eşitliğe dair bir imkan ve zorlayıcı tedbirin olması, hayatta karşılığını görmemiz anlamına gelmiyor. Yine de kız ve erkek çocuklarının eğitim görmesinin zorunluluğu, mirasın kız ve erkek çocuklarına eşit dağıtılması, boşanma hakkı, kadınlara işyerlerinde biyolojileri nedeniyle ayrımcılık yapılmamasına dair yasalar bir fırsat eşitliği imkanını bir ölçüde sağlamış, bunlar coğrafi eşitsizliklere rağmen inkar edilemez.

Toplumsal yapının dönüşümü, coğrafi bir eşitsizlik taşıyor: Mahalle-tarikat-aşiret-aile gibi hızlı toplumsal dönüşümün en yavaş değişen kurumları karşısında hala kız çocuklarının evlendirilmesine, kadınların saçma sapan nedenlerle öldürülmesine, kız çocukların okutulmamasına, okusalar da iş bulamamalarına, ev içi bakım işinin kadınların görevi sayılmasına, zorla evliliklere, heteronormatif ailenin dışında bir yaşam sürmek isteyenlerin vahşice öldürülmesine rastlamamız, hem de sıklıkla, boşuna değil.

Şiddet istisna mı?

Ev içinde şiddet sadece fiziksel şekilde ortaya çıkmıyor. Bir kadının evin bütçesinden ne kadarını sadece kendi ihtiyacına ayırdığından da geçiyor veya evde yaptığı işin karşılığı ödenmediği için değersizleşmesinden de. Yapılmadığında görünen işlerin fıtratı, yapıldığında değer verilmemesi ancak yapılmadığında şiddetle karşılık bulmasıdır. Bu kölelikten devrolunan bir üretim pratiği aslında.

Aileden çıkıp sokağa, işyerine veya kamusal alanlara bakarsak da benzerini görüyoruz. Evde yaptığı işleri değersiz olduğuna inanılan kadının emeği işyerinde de daha değersiz. Erkekler doğumlarından itibaren edindikleri “üstünlüklerini” bırakmak istemedikleri için, toplumsal cinsiyet eşitliği konusu geçtiğinde, en liberal formuna dahi karşı çıkıyorlar bu yüzden. Bu açıdan kim eşitlik lafından rahatsız oluyorsa, o aslında tecavüz gibi şiddet biçimlerinin içinden gelen bu patriyarkal düzenden doğan çıkarlarından vazgeçmiyor demektir. Hangi sömürgeci işgal ettiği toprağı gönül rızasıyla verir veya hangi kapitalist artı-değer sömürüsünden vazgeçer?

Bu eşitlik varsayımı, sınıfsal, ırksal ve patriyarkal eşitsizlikler gibi biyoloji, zeka, görünüş ve hayatı deneyimleme biçimlerinin getirdiği pek çok eşitsizlikle de bir arada olduğu için çok sorgulanması ve öğrenilmesi gereken de bir duruş aynı zamanda. Bu kısa yazıyı elbette aşıyor.

Şuan sosyal medyaya baktığımda, başlıklar akan haberler arasında Rabia Naz’ın ölümünü aydınlatmaya çalışan bir gazetecinin kaçmak zorunda kaldığını okudum. Rabia Naz’ın ölümünden sorumlu olanı koruyan karanlık, kadınların toplumun her alanında eşit şekilde olmasına karşı aynı zamanda. Yakınları olanlar tarafından öldürülen kadınların, ölümünü “normal” kabul edenlerle aynı karanlık. Tecavüze uğrayan, cinsel saldırıların muhatabı olan kişilere, çocuklara o vakitte orada ne işi varmış diyebilen karanlık da o. Kendini kadın veya erkek hissettiği için; toplumsal normların dışında bir aşk yaşadığı için hayatıyla cezalandırılanların engizisyonu o. O kendi geçmişinin şiddetini gizlemek ve rasyonalize etmek için görünür suçlarla ortaklık eden kişi aynı zamanda.

Şimdi ben size soruyorum, eşitlikten rahatsız olmak o karanlığın içinde kalmak demek açık ki, ya siz hangi taraftasınız?

Yazarın diğer yazıları