Eski olan ölüyor, yeni olan doğamıyor

  • Öcalan’ın bütün kesimlerin sürece katılmasını önemsemesi, sadece Erdoğan rejimine odaklanmadığını; bütün aktörlerle demokratikleşme ve barış sürecinin yürütülmesinin ihtimal dâhilinde olduğunu gösteriyor. Yani bir tür iki özne arası ilişkileri değil, çoklu politik özneler arası ilişkileri esas alarak siyaset yapmaya işaret ediyor.
  • Öcalan’ın, HDP’nin yüzde 30 oy alabileceğini söylemesi önemlidir. Açık ki, Öcalan’ın yüzde 30 öngörüsü bir kehanet değil, reel bir siyasal çıkarımın sonucu. Bu analizin kıvrımlarına girebilmek ve siyaset üretmek de HDP’nin işi. Nitekim Öcalan bu kıvrımların ipuçlarını da veriyor. Öncelikle demokratik siyaset çağrısı ve kendisinin güçlendirilmesi talebi bu kapsamda okunabilir.
  • Yine Öcalan’ın yerel yönetimlere biçtiği önem ve yaptığı eleştiriler hem yapıcı hem de aydınlatıcı niteliklere sahiptir. Sonuçta Kürt hareketi için yerel yönetimler asla sadece klasik belediyecilik hizmetinin yapıldığı yer olmadı. Bilakis sosyal ve kültürel hegemonyanın inşa edildiği ve siyasetin toplumsallaştığı bir alan olarak görüldü.

HASAN KILIÇ

Roma Cumhuriyeti/İmparatorluğu, uzunca tarihi boyunca siyaset ve hukuk alanında çok sayıda kavram üretmiş, bu kavramları kurumsallaştırmış ve uygulamıştır. Roma’da ortaya çıkan ve uygulanan düşünceler, kavramlar ve kategoriler dönüşerek bugün de kullanılmaya devam ediyor. Misal, 20 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye’de devreye konan siyasal bir tercih ve hukukla bağlı bir uygulama olarak OHAL’in köklerini Roma’daki iustitium ilanına kadar götürebiliriz. Roma’da iustitium ilan edilmesi ile consuller arasında bir baş consul seçilir ve olağanüstü yetkilerle donatılırdı, bu kişiye ise dictator denirdi. İustitium gibi bir uygulama dönüşerek bugünlere gelmiş ve deyim yerindeyse modern ulus devletin kendi egemenliğini sürdürmesi için imdat freni olarak yaşamaya devam ediyor.

Bu yazı ise iustitium gibi birçok yaygın kavram yerine Roma’dan kalan  ve Latincesi triumviratus olan triumvirlik kavramı üzerinden yakın dönem Türkiye siyasetini tartışmaya davet ediyor.

Triumvirlik, kısaca üçlerin erki olarak anlaşılır. Roma’da Cumhuriyeti’nin ilanının ilk yıllarından itibaren devletin yönetim ve idare mekanizmalarının bir parçası olarak oluşmuştur. Siyasal içeriği, iktidar mücadelesinde üç erkin birbiriyle mücadelesini esas almasından oluşur. Bir anlamda üç politik öznenin iktidar mücadelesini konu alan bir tür politik oyun. Netflix tarafından yayınlanan “The Roman Empire” adlı belgesel filmde de yer alan triumvirlik daha çok Jül Sezar’ın diğer iki politik özne olan Crassus ve Pompey’i iktidar mücadelesinde bertaraf etmesi üzerinden işlenmekteyse de, Roma tarihinin çeşitli dönemlerinde başka triumvirliklere rastlamak mümkündür.

Triumvirliğin özünde, üç politik öznenin hegemonya mücadelesi ile gerçekleşen siyaset vardır. Burada tartışılan etik ilişki değil, politik ilişkidir. Böylesi bir tanım üzerinden triumvirliği Türkiye’nin yakın geçmiş ve güncel siyasetine uygulama imkânı doğar. Çünkü Türkiye yakın geçmişinden bugüne kadar öne çıkan etkin üç siyasal erk vardır: Kürtler, muhafazakâr milliyetçiler ve ulusalcı Cumhuriyetçiler. Her ne kadar iç ittifakları zaman zaman değişebilse de veya birbirleri ile ortak özellikleri kimi zaman ortak payda yaratsa da ideolojik hatlar bakımından durumun belirgin olduğunu ifade edebiliriz.

Triumvirlik

2000’ler sonrası Türkiye’de bu üç politik özne arasında bir tür Triumvirlik mücadelesi yaşandığını ifade edebiliriz. Kabaca 2004 ile 2010 arasında gerçekleşen bu dönem, muhafazakâr milliyetçi AKP’nin AB ve ABD merkezli Batı yanlısı politikaları ile Batı’nın “ılımlı İslam” projesinin denkleşmesi AKP’yi içerideki iktidar mücadelesinde güçlendirmiştir. Batı ile kurulan stratejik ilişki, Türkiye’nin neo liberal gelişmişliğine hizmet etmiş ve AKP’nin muhafazakârlığı demokratiklik ile birlikte anması, AKP’yi diğer politik özne olan ulusalcı Cumhuriyetçi kesimlere karşı avantajlı hale getirmiştir. Bu dönemde bir diğer güç olan Kürtler ve devrimciler ise mevcut anti demokratik sistemin çatlaklarından sızarak güçlenme mücadelesi yürütmüştür.

İktidar mücadelesine devletteki kadrolaşmanın katılması, yargının siyasi ajandanın bir aracı haline getirilmesi ve muhafazakâr milliyetçiliğin siyasi hamlesinde Batının desteği AKP ve Gülen Cemaatini, iktidarı tahkim eden özne konumuna getirmiştir. İkisi arasında gerçekleşen bu iktidar mücadelesinin sonuna doğru gelirken muhafazakâr milliyetçi politik özne, Kürtlere ve devrimcilere karşı büyük bir siyasi soykırım operasyonu gerçekleştirdi. KCK adı verilen bu operasyonlar ile Kürtlerin politik hareket kabiliyetleri dağıtılmak, kazandıkları kamusal görünürlüklerini elinden almayı amaçladı. Nietzsche’nin bahsettiği diyalektik tersinden işletilmeye çalışıldı: “Görünür olan hakikatini eline alır.” Bu operasyon Kürtleri görünmez kılarak Kürtlerin hakikatini muhafazakâr milliyetçi politik öznenin tekeline almak üzere kurgulandı.

Bu dönemin sonunda ulusalcılar Cumhuriyetçilere beklemek ve yeniden güç toplamak, Kürtlere ise direnmek ve direne direne kazanmak düşüyordu.

İç Kavga

Triumvirlik mücadelesi soğumuş, iktidara sahip olan özne devletin ve sermayenin büyükçe bir kısmına sahip olmaya; rantın dağıtımında söz sahibi olmaya başladı. Devlet kadroları bakanlık bakanlık taksim edildi, kentlerin rant alanları paylaşıldı. “Ne istediniz de vermedik” süreci böylece devam etti. Fakat rantın dağıtım sürecinde iktidar öznesini oluşturan bloklar arasında ciddi çelişkiler ve gerilimler yükselmeye başladı.

17-25 Aralık ile başlayan iktidar içi kavgalar, 15 Temmuz darbe girişimi ile devam etti ve nihayetinde Paralel Yapı tasfiye edilmeye başlarken Erdoğan rejimi güç tahkimi yaptı. Bu güç tahkiminin etkisi ile demokratik ve barışçıl muhalefeti de tasfiye etmeye yöneldi. Barış diyen, barış için mücadele eden herkesi hedef aldı.

Öte yandan 17/25 Aralık ile başlayan ve 20 Temmuz OHAL ilanı ile birlikte gelen olağanüstü güçle devam eden süreçte, Kürtler ve devrimcilerin Sayın Öcalan’ın tezlerini izleyerek HDP’yi kurdu. HDP’nin kuruluşu Türkiye’nin gittikçe otoriterleşen Erdoğan rejimine doğru evrilebileceği, Erdoğan’ın kendisine yeni iktidar ittifakları bulabileceği yönündeki öngörüydü. Çözüm Sürecinin de katkısı ile HDP, hızla güçlenmeye devam etti. Kürtler ve devrimcilerin kamusal görünürlüklerin önündeki en büyük engellerden biri olan yüzde onluk seçim barajı aşıldı. Bir not düşerek yazının ileriki kısımlarında tartışmak üzere şunları diyebiliriz: Bugünden dönüp bakıldığında kuşkusuz ki, HDP fikri sadece günü değil, geleceği de öngören bir kurucu fikirdir.

Cumhuriyetçiliğin Demokrasi Korkusu

Cumhuriyetçiliği savunan kurucu ideoloji elitlerinin iki korkusu olan tek adamlık ile demokrasi arasında demokrasiden uzak durmanın faturası Türkiye halklarına tek adam iktidarı olarak döndü.

Cumhuriyetçiliğin iki korkusunu iyi anlamak için tarihteki izlerini sürmekte yarar var. Roma ve daha öncesi Antik Yunan’dan itibaren başlayan tartışmalarda Cumhuriyetçiliğin iki temel korkusu vardır: Tiranlık ve demokrasi. Platon’dan Aristoteles’e, Cicero’dan Polybios’a kadar bu tartışmanın izini sürmek mümkündür. Cumhuriyetçiliğe içkin bu iki korku, Türkiye’de kurucu elitin Cumhuriyetin demokratikleşmesine ayak direyen nedenlerden biri, kuşkusuz. Bu korkunun yüksek derecesi ise Türkiye’yi son dönemde tek adam yönetimine getirdi. Cumhuriyetçiliğin demokrasi korkusu ile devreye koyduğu kuvvetler ayrımının tek başına tek adamlık korkusuna çare olamayacağı Türkiye deneyiminde bir kez daha açığa çıktı.

Tek Adamın Dikişi Tutmuyor

Demokrasi korkusu ile Cumhuriyeti teslim eden kurucu ideoloji elitine karşı Erdoğan, Osmanlıcı ideolojisini güncelleyerek tek adama olağanüstü yetkiler sunan yönetim sistemine geçiş yaptı. Bir yönetim sistemi olarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin rejimini ise milliyetçi-dinci bir ideoloji ve otoriter bir anlayışla yeniden kurgulamaya başladı. Fakat devreye girmesinin üzerinden henüz bir yıl geçmemişken yeni sistem ve rejim, ciddi yönetim sorunları ile karşı karşıya kaldı. Yine halkın en az yüzde ellisinden rıza üretememeye başladı. Bu yeni dönemde, bir yandan kurumsallaşma kapasitesinin yokluğu diğer yandan rıza üretimindeki zayıflık ciddi bir hegemonya krizini de beraberinde getirdi.

Erdoğan’ın ara sıra “kültür alanında istediğimizi yapamadık”, “eğitim alanında istediğimizi yapamadık” diye vurguladığı ve bir hegemonya inşası için vazgeçilmez olan kültür ve eğitim alanındaki itiraflar, Erdoğan rejiminin krizinin iki suretini de gösteriyordu. Nitekim Erdoğan’ın dilinden çıkmasa da Türkiye kısa süre içerisinde ekonomik, sosyal ve siyasal krizleri de iç içe yaşamaya başladı. Toplumsal ve siyasal kutuplaşmanın had safhaya yükselmesi, halkın büyükçe kısmı ekonomik kriz altında ezilirken, Erdoğan ve çevresinin “zenginlik ve lüks skandallarının” üst üste gelmesi hegemonya inşasının imkânsızlığının bir başka görüntüsü olarak yansıdı. Yani demagoji konusunda başarılı olan muhafazakar milliyetçi elit, kurucu fikirler gerektiren entelektüel düzey açısından sınıfta kaldı.

Bu ayrıntıları ile birlikte, Gramsci’nin bahsettiği noktaya geldik. Eski olan (Cumhuriyetçilik) ölüyor, yeni olan bir türlü doğamıyor. Ve bu aralık, canavarlar zamanı!

Yeni Bir Triumvirlik İhtimali

Bu canavarlar zamanında, 31 Mart seçimi her ne kadar belediye seçimi olsa da 24 Haziran’ın,  yani yeni sistemin ve rejimin onay-ret seçimi olarak belirdi. Kuşkusuz ki, demokrat ve devrimciler için her seçim esasında bir siyasal sürecin doğru okunmasını gerektiriyor. Bu gereklilik, siyaseti temsili demokrasinin kurallarına teslim etmemekle eş anlamlıdır. Temsili demokrasiye teslim olmak yerine temsili demokrasinin yarattığı tehlikeleri bertaraf etmek ve/veya temsili demokrasinin yetmezliklerini aşmak için fırsat yaratmak, politik olmanın önemli bir göstergesidir. Bunun dışındaki ihtimaller demokrat ve devrimciler için en hafif tabirle de-politik olmaktır.

HDP tam bu noktada devreye girerek (de-politik olma hatasına düşmeyerek), seçimi sadece kampanya ve sayısal amaçlara ulaşma olarak değil, siyasetin orta ve uzun vadede gidişine müdahale etmek olarak okudu. Bu kapsamda, Türkiye’nin hızla tek adam rejimine doğru gittiği ve bu rejimin kurumsallaşması halinde faşizmin baş göstereceğini analiz etti. Böylece Gramsciyen anlamda bir manevra savaşı vererek “Batıda kaybettireceğiz, Kürdistan’da kazanacağız” dedi. Bu şekilde, iktidarın ilerleyişini durdurmak için manevra yapmaya karar kıldı.

31 Mart’ta ortaya çıkan sonuçlar HDP’nin bu amacını gerçekleştirdiğini gösterdi. Kürdistan’ın belli bölgelerinde kaybetmiş olsa da 31 Mart seçimlerinin belediye seçimi olma niteliğini aşan genel görünümünde büyük başarı sağladı.  Fakat tahmin edileceği üzere, politika her zaman manevra savaşı ile devam etmeyecek kadar dinamik bir mesele. Dolayısıyla mevzi savaşı gereken zamanlarda, doğru tutumları almak ileriye yürümenin en önemli yoludur. Bir politik öznenin yaşamın dinamikliğine ayak uydurmasının ve asabiyesini kaybetmemesinin esaslarından biri kuşkusuz sürekli manevra yapmak değil, yeni mevziler kazanmaya yönelmektir.

Faşizmin kurumsallaşma sürecinin sekteye uğratıldığı ve yeni siyaset olasılıkların doğduğu bu dönem, yeni bir Triumvirlik mücadelesinin şafağına işaret ediyor olabilir. HDP açısından bu sürece ilk adım 31 Mart’taki manevra savaşı ile atıldı. Devamını getirmek ve yeni bir mücadele sürecini doğurmak için canavarlar zamanı denilen kaos aralığında güçlü taktikler geliştirmek elzem.

Kuşkusuz ki, Sayın Öcalan’ın mesajlarını yeni bir süreç/Triumvirlik mücadelesinin başlangıcının öngörüsü şeklinde yorumlamak ve gelecek öngörüleriyle birlikte politika üretmek mümkündür.

Öcalan’ın bütün kesimlerin sürece katılmasını önemsemesi, sadece Erdoğan rejimine odaklanmadığını; bütün aktörlerle demokratikleşme ve barış sürecinin yürütülmesinin ihtimal dâhilinde olduğunu gösteriyor. Yani bir tür iki özne arası ilişkileri değil, çoklu politik özneler arası ilişkileri esas alarak siyaset yapmaya işaret ediyor. Bu bağlamıyla Öcalan’ın, HDP’nin yüzde 30 oy alabileceğini söylemesi önemlidir. Açık ki, Öcalan’ın yüzde 30 öngörüsü bir kehanet değil, reel bir siyasal çıkarımın sonucu. Bu analizin kıvrımlarına girebilmek ve siyaset üretmek de HDP’nin işi. Nitekim Öcalan bu kıvrımların ipuçlarını da veriyor. Öncelikle demokratik siyaset çağrısı ve kendisinin güçlendirilmesi talebi bu kapsamda okunabilir. HDP’nin daralan siyaset alanında yaratıcı hamleler yapabilmesi için gerekli siyasi aklı kullanıma sokması önerisi ise bunun en bariz açımlanmasıdır. Yine yerel yönetimlere biçtiği önem ve yaptığı eleştiriler hem yapıcı hem de aydınlatıcı niteliklere sahiptir. Sonuçta Kürt hareketi için yerel yönetimler asla sadece klasik belediyecilik hizmetinin yapıldığı yer olmadı. Bilakis sosyal ve kültürel hegemonyanın inşa edildiği ve siyasetin toplumsallaştığı bir alan olarak görüldü.

30-40 günün sonrası

Abdullah Öcalan’ın avukatları ile yaptığı görüşmede 30-40 gün sonra durumun daha net görüleceğini ifade etmesi, birçok meseleyle bağlantılıdır. 23 Haziran İstanbul seçim sonuçları, ABD ile yaşanan S-400 gerilimin alacağı biçim, AB ile ilişkiler, İdlib başta olmak üzere Suriye’de yaşanacak gelişmeler, Doğu Akdeniz’de yükselen gerilim gibi meseleler Türkiye’nin iç siyasetini ve ekonomisini de doğrudan etkileyecek.

Bu meselelerin gidişatı Türkiye siyasetinde yeni konumlar yaratacak. Bu yeni konumlanmanın ve krizden çıkışın adayları yine kabaca muhafazakâr milliyetçi, ulusalcı ve demokrat-devrimci-yurtsever çevrelerden oluşacak. Kendi içlerinde siyasetçileri, partileri değişse de bu politik özneler, Türkiye halklarından meşruiyet almak için bir tür triumvirlik mücadelesine doğru yol alacak.

Bu ihtimal üzerinden HDP’nin alması gereken konum ve yapacaklarına dair önerilerin ipuçlarını da İmralı’dan gelen mesajlarda görmek mümkün.  Belli ki Abdullah Öcalan yakın gelecekteki ihtimalleri değerlendirerek bir öngörüde bulunuyor ve hamle daha yaparak elini açıyor. HDP bu açık eldeki ipuçlarını görebilirse ilerideki mücadeleye daha güçlü başlama şansına sahip olacak gibi duruyor. Bu kapsamda, HDP’nin takip edeceği teorik hattın da Öcalan tarafından çizildiğini ve avukatları aracılığıyla kamuoyu ile paylaşıldığı açık:

“Dogmatizme karşı Sosyalizm…”

Geriye HDP’nin süreci doğru okuyarak önümüzdeki dönemin stratejisini geliştirmesi kalıyor. Cumhuriyetçi kesimleri demokrasi korkusundan kurtararak Demokratik Cumhuriyeti inşa etmek HDP’nin bugünkü siyasal etkisinde doğrudan müdahil olabileceği bir politika alanı ve strateji geliştirilmesi gereken bir alan. Açık ki, muhafazakâr milliyetçiliğin yaşattığı acı deneyimle birlikte Cumhuriyetçi kesimlerin sadece kuvvetler ayrımına dayanarak Cumhuriyeti koruyamayacakları, Cumhuriyetin demokrasi ile birleştiği yerde güçleneceğini anlatmanın güçlü argümanları var.

Muhafazakâr kesimler açısından AKP döneminde çokça yüzleşilen muktedir olma yolunda dinin araçsallaştırması örnekleri öğretici deneyimler yarattı. Ve açıkçası 17 yıllık uzun AKP iktidarı döneminden sonra Türkiye Müslümanlarının yeni bir İslamcılık anlayışına ihtiyacı var. İktidarla hemhal olmamış, inanç alanında hükmünü yürüten bir İslamcılık anlayışı için Demokratik İslam ilkelerini halklaştırmanın zemini, AKP’nin kötü örneklerinin de etkisiyle oluşmuş durumdadır.

Tabii ki tüm bunların gelişmesi için Öcalan’ın şu ifadelerinin başucu notu olarak tutulması gerek: “HDP’nin bir demokrasi ittifakı olarak önce kendi içindeki ittifakla demokratik müzakereyi kendi iç işleyişinde bir yöntem olarak kullanması gerektiğini ifade etmiştir.” Nitekim burası başlangıç noktası gibi durmakta.

Nihayetinde görünen o ki; başka bir mecrada beslenerek yürüyen diyalog ve müzakere sürecinde Öcalan etkisi ile güçlenen değil, süreci okuduğu ölçüde siyaset sahasının içinde kalacak ve güçlenecek bir HDP gerçekliği olacak. Bu esnada Öcalan’ın önerileri ve sürece etkisi bu güçlenmede, yayılmada çarpan etkisi yaratacak.

Yazarın diğer yazıları

    None Found