Eski ve yeni ulus-devlet oyunları

Üçüncü Dünya Savaşı benzetmesi kendine özgü koşullar altında pek yabana atılamaz. Aslında Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrasında bitmemiş hesapların konsolidasyonu söz konusudur. Sistem, devlet bloklarına değil talepkâr halk yığınlarına açılmak zorundadır. Bu da zenginliklerden pay alma ve demokrasiyi gerektirmektedir.

Abdullah ÖCALAN

Tarihi doğru okumadan Ortadoğu’nun son iki yüzyılında yaşananları çözemeyiz. Gerçekleşen, Osmanlılar, İranlılar ve Cengiz Han’ın Moğollarına benzer bir gücün; kısacası herhangi bir uygarlığın fethi değildir. Arkasında ideolojik, ekonomik, siyasi ve askeri olarak yeniden kurumlaşmış merkezi uygarlık sistemi vardır. Bin yıllık çabanın sonucunda merkezi uygarlık sisteminin Batı Avrupa’da kapitalist tarzda inşası temelinde ele geçirilmesi ve hegemonyasının kurulması söz konusudur.

Son iki yüzyılda kapitalist dünya hegemonyası karşısında can çekişen Osmanlı ve İran İmparatorlukları, hegemonik denge hesapları nedeniyle yaşamalarına müsaade edilen fosil oluşumlar durumuna düşmüşlerdi. İmparatorluk bürokrasileri açısından iktidarda kalmanın tek yolu, bir veya birkaç hegemon güce dayanarak varlıklarını sürdürmekti.

Son iki yüzyılda sadece Osmanlı İmparatorluğu değil, İran İmparatorluğu üzerinde de asıl oyuncular, sistemin hegemonik güçleri olup diğerleri figüran konumundaydı. Hegemonik sistem birkaç öncü savaş dışında, aslında kendi hegemonik yayılışını bu ideolojik ve politik aygıtlarla bizzat Ortadoğu kültürünün elit tabakaları eliyle gerçekleştirdi, geliştirdi. Bu husus çok önemlidir. Gereği gibi anlaşılmadan Ortadoğu’nun bugünkü halini çözümlemek ve çözmek mümkün değildir. Daha doğrusu bölge, hegemonik sistemin projeleri (Büyük Ortadoğu Projesi) yoluyla kaos halinde tutularak sistemin öz çıkarları temelinde çözümlenip yeniden yapılandırılmaya çalışılacaktır.

Sömürgeci rejimler

Derinliğine çözümlendiğinde, aslında tek hegemonik sistemin dünya geneline yayılmış ulus-devletleri BM üzerinde kontrollerine alıp istediği gibi kurup yıktığıdır. Saddam örneği çok nettir. Ortadoğu’daki ulus-devletleri bu sistemin birer valiliği olarak değerlendirmek, bizi toplumsal hakikatlere daha çok yaklaştıracaktır. Valiliklerin cumhuriyet veya krallık olmaları özlerini değiştirmeyecektir. Az bağımlılık, çok bağımsızlık birer palavradır. Kapitalist dünya sistemin temel sacayağı olan hegemonyasına hizmet amaçlı kurulan Ortadoğu’daki ulus-devletler, halklarını, bu sistem adına en katı bir biçimde sömürgeleştirmiştir. Bu anlamıyla da başarılı olmuşlardır. Dünya genelinde de aynı süreç işlemektedir. Ortadoğu’da derinleşen ve ancak vahşetle sürdürülebilen kaotik durumun temelinde bu sömürgesel rejimler yatmaktadır. Son neo-liberal finans kapital çağında olup bitenler bölge halklarını toptan işsizliğe mahkûm eder, kaynakları tüketir ve çevreyi bitirirken gerçekliği daha iyi kavrayabilmekteyiz. Son tahlilde sistemin paradan para kazanan yüzde onluk kesiminin tüm toplumsal, ekonomik ve kültürel yaşam üzerinde kurduğu egemenliğini gizlemek için milliyetçi ve dinci fanatizmi sürekli gündemde tutması, ne ülkelerin kalkındığını gösterir ne de uluslarının bağımsızlığını kanıtlar. Halklar tarihlerinin en felaketli dönemini yaşarken toplumsal kültürün son kalıntıları ulus-devletin çarklarında eritilmektedir.

Üçüncü Dünya Savaşı’nın merkezi

Üçüncü Dünya Savaşı derken olası gelişmeleri de göz önünde bulunduruyoruz. Nükleer silah dahil en gelişkin silahlar kullanılacaktır. Sonuç, herhalde İkinci Dünya Savaşı sonrasının Avrupası’ndan pek farklı olmayacak, hatta çok daha ağır olacaktır. Şu son on yıllık aşamadaki gelişmelerle kıyaslandığında olası gelişmelerin dehşeti daha anlaşılır olacaktır. Bölgede kalması halinde hegemonik sistem, mevcut durumla yetinemez. Her hegemonik sistem gibi galebe çalmak isteyecektir. Bu da İran’ın Şia eksenli bölgesel etkinliğinden vazgeçip Şahlık dönemindeki gibi uysal bir konuma gelmesini gerektirecektir. İran rejiminin olası bu durumu kabul etmesi, ölümüyle özdeştir. Bütün belirtiler bölge üzerindeki etkinlik çabalarının artarak devam edeceğini göstermektedir. ‘Üçüncü Dünya Savaşı’nın yeni bir aşaması olasılık dışı değildir. Şu anki kararsız denge durumu uzun süre devam edemez…Üçüncü Dünya Savaşı bir gerçektir ve ağırlık merkezi Ortadoğu coğrafyası ve kültürel ortamıdır. Sadece ‘Üçüncü Dünya Savaşı’nın yoğunluk merkezi olan Irak’ta yaşananlar bile buradaki savaşın bir ülke ile ilgili olmadığını, dünya hegemonik güçlerinin çıkarları ve varlığı ile ilgili olduğunu gayet iyi açıklamaktadır. Bu savaş, ancak İran’ın tamamen etkisizleştirilmesi, Irak ve Afganistan’ın istikrara kavuşturulması, Çin’in ve Latin Amerika’nın tehdit olmaktan çıkarılmasıyla sonlandırılabilir. Dolayısıyla savaşın daha ortalarındayız.

Bazen diplomasi, bazen şiddet yoğunlaşacaktır. Gündeme şiddetli ve kontrollü ekonomik krizlerle müdahale edilecektir. Alanların önceliği değişecek ama şöyle veya böyle savaş, komple olarak birçok alanda cereyan edecektir. Ancak savaşın bu temel doğası göz önüne getirildiğinde bana yönelik 1998 operasyonunun neden uluslararası çapta yürütüldüğü ve NATO’nun en büyük Gladio operasyonu olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

İran kendi hegemonyasını dayattı

1979 İran İslâm Devrimi, Ortadoğu’ya özgü sınırları çizilen ulus-devlet minimalizmine ve denge sistemine karşı önemli bir tavır geliştirdi. Başından itibaren İsrail hegemonyasına karşı kendi hegemonyasını dayattı. Türkiye Cumhuriyeti ve Arap ulus-devletleri, İsrail’i mümkün kılan ulus-devlet sisteminin meşruiyetini kabul etmiş oldukları halde İran İslâm Devrimi, tüm tutarsızlığına rağmen çizilen statüyü olduğu gibi kabul etmemiş, karşı hegemonyayı oluşturma çabasına girişmiştir. Günümüzde gözlemlenen İran-İsrail gerginliği, sadece iki ulus-devlet arasında olmayıp hegemonya peşinde koşan iki güç sistemi arasında cereyan etmektedir.

Peki çözüm nasıl olacak?

Çözümün, demokratik ulus, onun bedenleşmiş hali olan demokratik özerklik modeliyle gerçekleşebileceğine inanmaktayım. Demokratik Özerklik Modeli, sadece Kürtler ve Kürt Sorununun çözümü için değil benzer sorunları yaşayan Arap, Türk, İran, Afganistan, Kafkasya toplumları ve diğer tüm toplulukların sorunlarının çözümü için de hayati önem taşımaktadır. Bunun için gerekli tek şart, Türkiye, Suriye ve İran hükümetlerinin siyaseten çözüm iradesi göstermeleridir. Tarihsel-toplumsal gerçekliğin de kanıtladığı gibi tüm bu devletlerle var olan sorunların ancak demokratik özerklik temelinde, barış içinde ve demokratik siyasal yöntemlerle çözülebileceğine inanmaktadır. Eğer ulus-devletler, bu gerçekleri ve demokratik anayasal çözümleri kabul etmezlerse kendini demokratik özerk bir siyasi otorite olarak yaşatabilecek ve savunabilecek güçte ve kararlılıktadır.

Demokratik Özerklik Çözümü iki yolla uygulanabilir: Birinci yol, ulus-devletlerle uzlaşmayı esas alır. Somut ifadesini demokratik anayasal çözümde bulur. Halklar ve kültürlerin tarihsel-toplumsal mirasına saygı gösterir. Bu mirasların kendilerini ifade etme ve örgütlenme özgürlüklerini, vazgeçilmez temel anayasal haklardan sayar. Demokratik özerklik, bu hakların temel ilkesidir. Bu ilkenin başlıca koşulları, egemen ulus-devletin her türlü inkâr ve imha politikasından vazgeçmesi, ezilen ulusun da kendi öz ulus-devletçiğini kurma fikrini terk etmesidir. Her iki ulus, bu yönlü devletçi eğilimlerden vazgeçmedikçe Demokratik Özerklik Projesinin hayata geçirilmesi zordur. AB ülkelerinin üç yüzyılı aşan ulus-devlet deneyimlerinin sonunda vardığı aşama, ulus-devletlerin bölgesel, ulusal ve azınlıksal sorunların çözümünde demokratik özerkliği en iyi çözüm modeli olarak kabul etmeleridir.

Demokratik özerkliğin ikinci çözüm yolu, ulus-devletlerle uzlaşmaya dayalı olmayan, kendi projesini tek taraflı pratikleştirme yoludur. Geniş anlamda demokratik özerkliğin boyutlarını hayata geçirerek Kürtlerin demokratik ulus olma hakkını gerçekleştirir. Şüphesiz bu durumda, bu tek taraflı demokratik ulus olma yolunu kabul etmeyecek olan egemen ulus devletlerle çatışmalar yoğunlaşacaktır. Kürtler bu durumda ulus devletlerin ister tek tek ister ortaklaşa saldırıları karşısında ‘varlıklarını korumak ve özgür yaşamak için topyekûn seferberlik ve savaş pozisyonuna geçmek’ten başka çare bulamayacaktır. Savaş içinde olası bir uzlaşma veya bağımsızlık sağlanıncaya kadar özsavunmaları temelinde, demokratik ulus olmayı tüm boyutlarıyla ve öz güçleriyle geliştirmek ve gerçekleştirmekten geri durmayacaklardır. Daha şimdiden Irak, İran, Suriye ve Türkiye’deki ulus-devletlerin yol açtığı bunalım, çatışma ve çıkmazların aşılmasında Demokratik Ulus Çözümü dışında bir olasılık pek gözükmemektedir.

Ulus devletçilik mantığı aşılmadıkça hiçbir proje, Ortadoğu’yu yaşadığı derin bunalımlar ve sorunlardan kurtaramaz, çatışmalar ve savaşlardan alıkoyamaz. Gerek var olan Arap Birliği gerekse İslâm Konferansı Örgütleri, aynı ulus devlet mantığıyla sakatlanmış oldukları için, hiçbir sorunu çözümleyici rolleri olmamıştır. Mevcut zihniyet ve yapılanmalarını aşmadıkça çözüm şansları da olamaz. Tüm bu eski ve yeni ulus devlet oyunlarının Ortadoğu’yu getirdiği durum gözler önündedir. Ortadoğu’nun bu durumu bütün açıklığıyla sergilediğimiz gibi yapısaldır ve bu da ulus devletçilikten kaynaklanmaktadır.

Bitmemiş hesapların konsolidasyonu

Bir kaos döneminden geçildiği açıktır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında da benzer süreçler yaşanmıştır. Birincisinde Sovyetler Birliği, ikincisinde faşist Almanya, kaostan çıkışta dengesiz iktidar bloklarının oluşmasına yol açtı. İki büyük imparatorluğun (Osmanlı ve İran İmparatorlukları) kalıntısından ortaya çıkan tüm devletler, ne Sovyet ne de Batı klasik sistemini hazmedecek durumdaydılar. Sistemler arası güç dengesinden yararlanarak 1990’lara kadar gelebildiler. Sovyetlerin çözülüşüyle bozulan denge iktidar parçalarını daha da serserileştirdi. Yeni hakim küresel sistemle bu biçimde yaşanamazdı. ABD’nin bir koalisyonla bölgeye girişi bu nedenledir. Sistemin parçalı kriz durumu bölgede tam bir kaos niteliğindedir. Üçüncü Dünya Savaşı benzetmesi kendine özgü koşullar altında pek yabana atılamaz. Aslında Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrasında bitmemiş hesapların konsolidasyonu söz konusudur. Yeni despotik rejimlerin gündeme sokulması küreselleşmenin mantığına uygun düşmemektedir. Sistem, devlet bloklarına değil talepkâr halk yığınlarına açılmak zorundadır. Bu da zenginliklerden pay alma ve demokrasiyi gerektirmektedir.

Demokratikleşmezlerse giderler

Coğrafya, artan nüfus ve yoğunlaşan sosyo-ekonomik bunalım, kapsamlı isyan ve savaşlar için her şeyi sunmaktadır. Yeni bir patlama, çeyrek bir asrın daha kaybı anlamına gelebilir. Sonuçta yine aynı noktaya gelinecektir. Sorunun kökenindeki güvensizlik, korku ve aşırı dogmatik yaklaşımlar; 20. yüzyıl hatta tüm 19. ve 20. yüzyıl boyunca çağdaş bir yaklaşımı devre dışı bıraktı. 21. yüzyılın artık böyle yürümemesi gerektiği açıktır. Zaten mevcut statüyü çağa kabul ettirmek imkânsızdır. Bundan çıkışın yolu demokratikleşmedir. Bu diyalektiği Irak ve halen yaşanan Suriye örneğinde gözlemek zor değildir. Saddam demokratikleşmediği için gitti, Esat demokratikleşmediği için Suriye’nin durumu ortada. Eğer demokratikleşmezse İran da Türkiye de Iraklaşır, Suriyelileşir.

* Bu yazı, Öcalan’ın savunmalarından derlenmiştir.

Yazarın diğer yazıları

    None Found